Gerçek bir yaşam öyküsü: Andras Toma. Bir Macar askerinin yarım asırlık hikâyesinden esinlenilmiştir. Yedi bölüm halinde yayınlanacaktır.
Budapeşte, Honved Hastanesi: Ağustos-Eylül 2000
Beyaz duvarlar. Beyaz örtüler. Beyaz önlükler. Andras elli üç yılın ardından beyazın bu kadar çok tonu olabileceğini unutmuştu. Kotelnich'teki duvarlar da beyazdı ama oranın beyazı başkaydı: küflü, sararmış, lekeli, yeşile çalan. Buranın beyazı temizdi, parlaktı, neredeyse göz alıcı.
Andras'ı Budapeşte'ye getirir getirmez Honved Hastanesi'ne yatırmışlardı. İlk günler gözlem altındaydı. Doktorlar onu dinliyor, notlar alıyor, birbirleriyle fısıldaşıyorlardı. O ise pencereden dışarı bakıyor, ağaçları seyrediyor, yaprakların hışırtısını dinliyordu. Parmaklık yoktu ve bu duruma hâlâ inanamıyordu.
Dr. Veer Andras her gün vizitine geliyordu. Onunla Macarca konuşuyor, sabırla sorular sorup, cevaplarını bekliyordu. Andras önce tek kelimelik cevaplar veriyordu: "Igen." Evet, "Nem." Hayır "Nem tudom." Bilmiyorum. Zamanla cümleler uzadı, anılar döküldü. Sulyanbokor, kavaklar, demirci dükkânı, babası, üvey annesi, Janos ve Anna... Her kelimesiyle elli üç yılın buzları biraz daha eriyordu.
Tedavi süreci başlamıştı. Andras’a ilaçlar veriliyor, düzenli beslenmesine dikkat edilip, kendisine fiziksel tedavi uygulanıyordu. Rusya'da taktıkları protez bacak çok ağırdı, hantal ve yürümeyi zorlaştırıyordu. Macar doktorlar Andras'ın ayağına yeni bir protez yaptılar; eskisinden tam bir buçuk kilo daha hafifti.
Hastane personeli Andras’a özel bir ilgi gösteriyordu. Hemşireler tatlının en iyisini ona getiriyor, doktorlar mesai saatleri dışında bile uğruyor, temizlikçi kadın odasını silerken Macarca şarkılar mırıldanıyordu. Andras bazen bu ilgiden rahatsız oluyor, bazen de içini garip bir sıcaklık kaplıyordu. Elli üç yıl boyunca kimse onunla bu şekilde ilgilenmemişti. Şimdi herkes onunla aşırı ilgileniyordu.
Ama asıl fırtına dışarıdaydı.
Andras’ın Macaristana dönüş haberi hızla yayılmıştı:
Rusya'dan dönen son Macar savaş esiri bulundu! Elli üç yıl sonra eve döndü!
Gazeteler manşetlerden duyuruyor, televizyonlar özel programlar yapıyor, radyolar saat başı bu haberi tekrarlıyordu. Andras Toma artık sadece bir insan değil, bir semboldü. Kaybolmuş ve bulunmuş bir tarih, yarım kalmış bir hayat, yeniden yazılan bir kader.
Ve sonra, birer birer gelmeye başladılar.
Seksen iki aile.
Her biri onun kayıp yakını olduğunu iddia ediyordu.
İlki, Andras hastaneye yattıktan üç gün sonra geldi. Orta yaşlı bir kadın, elinde sararmış bir fotoğrafla. "Babamın kardeşi" dedi, "tıpkı ona benziyor." Andras fotoğrafa baktı. Bir adam vardı, genç, asker üniformalı, gülümsüyor. Andras başını salladı, "Nem" dedi. Hayır.
Kadın inanmak istemedi. "Baksana, gözleri aynı, kaşları aynı!" Israr etti, ağladı, gitti.
Ertesi gün iki aile daha geldi. Sonra beş, sonra on, sonra yirmi. Hastane koridorları insanlarla dolup taştı. Güvenlik görevlileri kalabalığı zorlukla kontrol altında tutuyorlardı. Gazeteciler onları görüntülüyor, röportajlar yapıyor, hikâyeler yazıyorlardı.
Her ailenin elinde kendilerine göre bir kanıt vardı.
Fotoğraflar getiriyorlardı, sararmış, yıpranmış, kenarları kıvrılmış. Kimi cepheden gönderilmiş, kimi düğünde çekilmiş, kimi milli bayramlarda. Andras hepsine bakıyor, uzun uzun inceliyor, hayır anlamında başını sallıyordu.
Mektuplar getiriyorlardı, zarfları açılmış, pulları sökülmüş, yazıları silik. "Bak, burada adın geçiyor" diyorlardı, "Andras, Andras..." Okumaya çalışıyordu, harfler tanıdıktı ama anlamları yoktu.
Künyeler getiriyorlardı, paslanmış, isimler zor okunuyor. "Bizimkinin künyesi buydu, aynısı" diyorlardı. Metal soğuktu, yazılar eski. Andras avucunda tartıyor, gözlerine yaklaştırıyor, sonra geri veriyordu.
Hepsine aynı cevap: "Nem." Hayır.
Bodrogkisfalud'dan bir aile, haberleri duyar duymaz büyük bir umutla harekete geçmişti. Yıllar önce savaşta kaybettikleri büyükbabalarının Tamas Andras olduğunu düşünüyorlardı. O kadar emindiler ki, Andras'ı evlerinde ağırlamak için banyoyu bile yeniden düzenlemiş, hazırlık yapmışlardı. BBC bile onların hikâyesini çekmek için Macaristan’a gelmişti. Ama Andras başını salladığında, onların büyükbabası olmadığı anlaşıldığında, bütün umutları bir anda tükenmişti.
Bir başka gün, Szentendre'den yaşlı bir kadın geldi. Gözlerinde keskin bir inanç, sesinde titrek bir umut vardı. Israrla, dönen adamın kendisinin değil, savaşta kaybolan babası olduğunu iddia ediyordu. Hesaplamalar yapıldığında, eğer onun babası olsaydı, o an yüz on dört yaşında olması gerekecekti. Andras yetmiş dördündeydi. Kadın yine de inanmak istedi. Ama gerçek, inançtan daha güçlüydü .
Odak noktası, para meselesi miydi? Bilinmez.
Andras'ın askerlik kaydı hiç silinmemişti. Elli üç yıl boyunca, resmî olarak hâlâ Macar ordusunun bir üyesiydi. Ve bu elli üç yılın maaşı, biriktirdiği faizlerle birlikte, bankada onu bekliyordu. On milyonlarca forintten söz ediliyordu.
Seksen iki ailenin seksen ikisi de bunu biliyor muydu? Kimisi biliyordu, kimisi sadece bir yakınını bulmanın özlemiyle gelmişti. Ama koridorlarda fısıltılar dolaşıyordu:
Parayı kim alacak?
Asıl mirasçı biziz.
DNA testi yapılmalı.
Andras bu fısıltıları duymuyordu.. Ya da duymak istemiyordu. O sadece yüzlere bakıyordu.
Bir gün yaşlı bir adam geldi, bastonlu, titrek elli. Gözleri sulu, sesi kısık. "Ben Janos" dedi, "senin kardeşin." Andras baktı. Adamın yüzünde bir şey aradı, bulamadı. "Janos daha gençti" dedi, "küçüktü." Adam ağlamaya başladı. "Yıllar geçti Andras, herkes yaşlandı."
Andras sustu. Belki doğruydu, belki değildi. Elli üç yıl içinde herkes yaşlanmıştı, değişmişti, bambaşka olmuştu. Ama onun hafızasında insanlar hep gençti, hep o günkü gibiydi. Babası kapı eşiğinde, elleri bembeyaz, demir tozlarıyla kaplı; üvey annesi önlüğüne yüzünü gömmüş, ağlıyor; Janos yedi yaşında, kocaman gözlerle bakıyor, ağabeyinin asker elbisesine dokunmaya korkuyor; Anna kundağın içinde, pembe yüzlü, uyuyor, minicik elleriyle havayı tutmaya çalışıyor.
Gelenlerin hiçbiri o insanlara benzemiyordu.
Bir başka gün, yaşlıca bir kadın geldi, elinde eski bir fotoğrafla. "Ben Anna" dedi, "kız kardeşin." Andras irkildi. Anna mı? Küçük kız kardeşi mi? Kadına uzun uzun baktı. Altmışını geçmişti, saçları ağarmış, yüzü kırış kırış. Ağlıyordu, yanındaki genç kadın koluna girmiş, teselli etmeye çalışıyordu. "Annem yıllarca seni bekledi" dedi genç kadın, "her gün dua etti." Andras bir şey hissetmedi. Bu kadın, kundağın içindeki o pembe yüzlü bebek değildi. Başını salladı. "Nem." Hayır! Kadın çığlık attı, yere yığıldı. Hemşireler koşuşuyor, doktorlar yetişiyordu. Andras arkasını döndü, pencereye baktı. Dışarıda akasyalar vardı, yapraklar hışırdıyordu.
Günler geçti, aileler gelip gitti. Seksen ikisi de gitti, seksen ikisi de reddedildi. Bazıları kızdı, bazıları ağladı, bazıları anlayışla karşıladı. Ama hepsi gitti.
Ve sonra, Eylül ortasında, bir haber geldi.
Anna Gabulya, o gün evinin bahçesinden işlerini bitirip salona gelmişti. Kocasıyla birlikte televizyonda haberleri izliyorlardı. Birden ekranda bir fotoğraf belirdi: Rusya'dan dönen son Macar savaş esiri. Yüzü çizgili, gözleri yorgun, duruşu tanıdık. Anna'nın kalbi durdu.
"O anda koltuğumda öylece oturuyordum ve fotoğrafı görür görmez sanki babamı görmüş gibi oldum. Kalbimden vurulmuşa döndüm" diye anlatacaktı yıllar sonra. "Kocam Andris arkamda duruyordu ve ona dedim ki, 'Tanrım, bu benim kardeşim.' O sadece Andras’ın öldüğünü kabullen' deyip durdu."
Kocası onu uyardı: "Altı yüz aile onu sahipleniyor, sonunda senin kardeşin mi çıkacak?" Ama Anna'nın içindeki ses daha güçlüydü. "Kendimi tutamadım" dedi, "bir daha olsa yine yapardım."
Günlerce televizyonun karşısından kalkmadı. Her haber bültenini, onunla ilgili her programı izledi. İçinden hep şunu söylüyordu: "Başvurmayacağım, hayal kırıklığını kaldıramam. Ama eğer o benim kardeşimse, bunca yıl bekledikten sonra beni bulacaklar."
Ve bir akşam, telefon çaldı. Savunma Bakanlığı'ndan arıyorlardı. Savaş esiri büyük ihtimalle onların kardeşiydi.
16 Eylül 2000. Sulyanbokor.
O sabah güneş erken doğdu. Sanki elli üç yıldır bekleyen sadece insanlar değildi, gökyüzü de bekliyordu bu anı. Askeri araçlar köyün dar yolundan ağır ağır ilerledi, televizyon kameraları her köşeye yerleştirildi, kalabalık sessizce toplandı. Elli üç yıl sonra Andras dönmüştü köyüne. Onu taşıyan araç, kardeşi Anna'nın evinin önünde durdu.
Anna evin önünde duruyordu, kapıya sırtını vermiş, ayakta durabilmek için kapının soğuk taşına tutunuyordu. Elli üç yıldır beklediği an işte şimdiydi. Ama yine de inanamıyordu. Ya rüyaysa? Ya uyanırsa?
Aracın kapısı açıldı. Tekerlekli sandalyede bir adam indirdiler. Yaşlı, yorgun, tek bacaklı. Gözleri boşluğa bakıyor gibiydi. Sonra başını çevirdi, Anna'ya baktı.
Bakıştılar.
O bakışmada neler vardı neler: Kayıp bir çocukluğun soruları, cevapsız mektupların hüznü, kundağın içinde uyuyan bir bebeğin masumiyeti, elli üç yılın birikmiş hasreti. İki çift göz, birbirine kenetlendi, konuşmadan anlaştılar: Sen misin? Benim.