Andras Toma isimli bir Macar'ın yarım asırlık yaşanmış hikayesidir. Hikayemizi beş bölüme ayırdık. Her gün bir bölümü yayınlanacaktır.
Sulyanbakor'un Kavakları, Tutulamayan Eller
Sulyanbokor'un toprağı kumludur. Bunu herkes bilmez sadece orada doğanlar bilir. Kumlu toprak suyu tutmaz, rüzgârı tutmaz, insanın kök salmasını zorlaştırır. Yine de kavak ağaçları orada büyür, ince uzun, gökyüzüne doğru titreyerek yükselirler. Yapraklarının dili hiç susmaz, gece gündüz rüzgarla beraber hep bir hışırtı. Sanki toprağın konuşamadığını onlar konuşur.
Andras Toma, 1925 yılının Aralık ayının beşinde, işte tam bu hışırtının ortasında doğdu. Annesi onu kundağına sararken dışarıda belki de kar yağıyordu, bilinmez. Ama kavaklar yapraksızdı, çıplak dallar rüzgârda yine inliyordu. Belki de Andras’ın ilk duyduğu ses buydu rüzgarlı bir günde kavak dallarının iniltisi…
Andras dört yaşında sevgili annesini kaybetti. Bu acı kaybın yılında kavaklar her zamankinden erken sarardı, yapraklar daha hızlı döküldü. Hayat devam ediyordu. Babası birkaç yıl sonra yeniden evlendi, birkaç yıl sonra kardeşi János doğdu, ardından Anna.
Minik Anna’nın doğduğu yıl Andras Toma, on yedi yaşında demirci çırağıydı.
Körüğü şişirir, ateşin rengini izlerdi: önce turuncu, sonra beyaz, sonra eriyen demirin mavisi. Atlar kişner, çekiç sesleri ovaya yayılır, süvari subayları gelir, dükkanda atlarının nallarını değiştirirdi. Subayların pardösüleri griydi, çizmeleri siyah, konuşmaları kısa. Andras başını eğer, kimselere cevap vermezdi. Zaten ne diyebilirdi ki? Onun hayatında demir konuşmaz, ateş konuşmaz, atlar konuşmazdı. Tüm Sulyanbokor'da herkesin en iyi bildiği şey susmaktı.
Andras’ın elleri, yılların körüğü, çekici, kızgın demiriyle yoğrulmuştu. Nasırlar katman katman, derisi çatlak, tırnaklarının altı kömür tozu. O eller ateşi tutardı, kıvılcımı tutardı, nalı tutardı. Ama bir şey vardı dokunamadığı. Küçük Anna.
Anna henüz bir yaşındaydı, kundağın içinde minik yumruğu havada, gözleri hep kapalı. O yumruk, bir ceviz büyüklüğünde, pembe, neredeyse saydam. Parmaklarını henüz açmayı öğrenmemiş, sımsıkı kapalı, içinde bir sır saklar gibi.
Andras o minik yumruğa hiç dokunmadı.
Dokunamadı.
Belki dokunsaydı ne olacağını kestiremiyordu. Belki o kırılganlık karşısında kendi elleri fazla ağır gelecekti. Belki ateşten nasırlı parmaklarıyla, o pembe teni incitmekten korkuyordu.
Andras on yedi yıllık hayatında sadece demire şekil vermişti, ateşe hükmetmişti, kişneyen atların önünde durmuştu. Ama bir bebeğin yumruğuna dokunmak... Bu, demir dövmekten daha zordu. Çünkü demir acımazdı, acıtmazdı. Oysa insan...
Anna uyurken, kundağın içinde, dudaklarında minik bir tükürük kabarcığıyla, Andras uzaktan izlerdi onu. Hiçbir zaman elini uzatamadı. Belki ertesi gün derdi, belki bir hafta sonra, belki yarın. Ama yarınlar bir türlü gelmedi. Ta ki bir ekim sabahı, askerler atlarıyla köye girip de András sırtına heybesini vurup yürümeye başlayana kadar.
Arkasına baktığında, kavaklar yine hışırdıyordu. Ve evin kapısında, kundağın içinde, minik bir yumruk el havadaydı.
O yumruğa elli altı yıl sonra dokunabilecekti. Anna'nın eliydi o artık, nasırlı, yaşlı, titrek. Ama Andras o eli tuttuğunda, parmaklarıyla hâlâ o ceviz büyüklüğündeki pembe yumruğu arıyordu.
Bulabildi mi?
Bilmiyoruz.
Ama belki de bazı dokunuşlar için bir ömür beklemek gerekir. Tıpkı bazı fısıltıların duyulması için elli üç yıl beklenmesi gibi.
1944 Ekimi. Ve yine Orta Avrupa’da kavaklar yeniden sararmıştı.
Askerler sabah erkenden geldi, atlarının kişnemesi Andras’ı uykusundan uyandırdı. Andras pencereden baktığında, gri pardösülü gölgelerin avluda sessizce beklediğini gördü. Bunlar Macar süvari subaylarıydı. Tıpkı demirci dükkânına nal değiştirmeye gelenler gibi. Ama bu kez nal getirmemişlerdi. Emir getirmişlerdi.
Babası kapı eşiğinde duruyordu. Eli tahta pervazda, öylece mıh gibi duruyordu kımıldayamıyordu. Yüzü ifadesizdi ama eli o tahta pervazı öyle bir kavramıştı ki parmaklarının boğumları bembeyaz olmuştu. Sanki kapıyı tutmuyor, yıkılmamak için tutunuyordu. Yıllar sonra Andras, Kotelnich'teki pencerenin önünde sigara içerken, en çok babasının o beyazlaşan parmak boğumlarını hatırlayacaktı. Konuşmamıştı, konuşamamıştı babası. Tek kelime etmemiş, edememişti. Ama o eller, o beyaz parmaklar, bir ömrün vedasını pervaza yazmıştı.
Üvey annesi arka tarafta, önlüğüne yüzünü gömmüş, sessiz sessiz ağlıyordu. Omuzları öyle sarsılıyordu ki sanki içinde bir şey kırılıyordu. Sesi çıkmıyordu ama bütün bedeni haykırıyordu. Belki de Andras'a değil, kendi çocuklarının geleceğine ağlıyordu. Janos'a, Anna'ya, bir daha göremeyeceği sabahlara.
Janos yedi yaşındaydı. Babasının pantolon paçasına yapışmış, öylece duruyordu. Gözleri kocamandı, anlamaya çalışıyordu ama anlayamıyordu. Neden ağabeyi gidiyordu? Neden askerler gelmişti? Neden babasının elleri bembeyazdı? Soramıyordu. Sulyanbokor'da çocuklar da susmayı bilirdi.
Ve Anna.
Bir yaşındaydı artık. Kundağın içinde, hâlâ o minik yumruğu havada, uyuyordu. Pembe bir yüz, kapalı gözler, dudaklarında tükürük kabarcığı. Dünyanın bütün kötülüklerinden habersiz, bir kabarcığın içinde koca bir evren taşıyordu. Andras o kabarcığa baktı. İçinde Sulyanbokor'un bütün kavakları vardı sanki, bütün yazlar, bütün çocukluğu, bütün dokunamadıkları.
Elini uzatmadı.
Sırtındaki heybede bir ekmek, bir kalıp yağ, bir kibrit kutusu. Başka bir şey yoktu.
Döndü ve sadece yürümeye başladı.
Kavaklar yine hışırdıyordu. Yapraklar bir bir dökülürken, sarı sarı, usul usul. Sanki toprak da ağlıyordu ama bu sesleri kimse duymuyordu.
Evet Andras arkasına hiç bakmadı.
Bakamazdı. Çünkü arkasında babasının beyaz parmakları vardı, üvey annesinin titreyen omuzları, Janos'un kocaman gözleri, Anna'nın dudaklarındaki kabarcık. Arkasına baksa, belki de yürüyemeyecekti.
Oysa yürümek zorundaydı. Tarihin rüzgârı, kumlu toprağın tutamadığı o rüzgâr, onu da sürüklüyordu bilinmeze doğru. Tıpkı kavak yaprakları gibi, sararmış, solgun, çaresiz.
Ve kavaklar durmadan hışırdıyordu.
Hiç susmadıkları gibi, o gün de susmadılar. András yürüdükçe, hışırtı peşini bırakmadı. Kotelnich'te bile, elli üç yıl sonra bile, her yerde her rüzgâr estiğinde estikçe o hışırtıyı duyacaktı.
Sulyánbokor'un sesini.
Dokunamadığı yumruğun sesini.
Trenler, bitmeyen yürüyüşler, çamur ve kar.
Auschwitz yakınlarında bir yerdeydi, adını hiç öğrenmediği adını bilmediği bir yerde, adını bilmediği ölülerle birlikte, adını bilmediği bir kaderi bekliyordu. Siper kazdılar, kürek vurdukça toprak ağırlaşıyor, toprak ağırlaştıkça siper derinleşiyor, siper derinleştikçe su yükseliyordu. Sonunda su doldu siperler, içinde fareler yüzdü. Farelerin gözleri de insan gözü gibi karanlıkta parlıyor, insanların gözleri ise fare gözü gibi çaresiz bakıyordu.
Ateş ettiler. Nereye ettiklerini göremeden, bilemeden. Görmedikleri bir düşmana, görmedikleri bir günah için. Gece gökyüzü top atışlarıyla kızarıyor, sabah sessizlik oluyordu. O sessizlikte ölüler toplanıyordu. Ölüler konuşmaz, ölüler bağırmaz, ölüler sadece dururdu. Tıpkı Sulyanbokor'daki gibi.
Ocak 1945.
Kızıl Ordu geliyor. Kaçış yok. Zaten nereye kaçacaktı? Sulyanbokor geride kalmış, kavaklar susmuş, Anna'nın yumruğu hayal olmuştu. Beyazlık her yerde, ufuk çizgisi kaybolmuş, gökyüzüyle toprak aynı renk. İnsan nerede bitip nerede başladığını unutuyordu. Kar taneleri yüzüne düşüyor, eriyor, yeniden düşüyordu. Sanki zaman da eriyordu, takvimler de, yıllar da.
Bir Rus askeri namluyu ona doğrulttu.
András ellerini kaldırdı.
O eller. Demirci çırağının elleri. Yılların körüğü, çekici, kızgın demiriyle yoğrulmuş eller. Nasırlı, çatlak, tırnaklarının altı kirli. O eller havada asılı kaldı. Anna'nın minicik yumruğuna dokunamayan eller, şimdi gökyüzüne açılmış, teslim oluyordu. Belki de ilk kez bir şeye dokunuyordu o eller: havaya, boşluğa, kaderine.
Ağzından bir şey çıktı.
Belki annesinin adıydı. Belki Sulyanbokor'du. Belki kavaklardı. Belki hiçbir şeydi, sadece bir ses, hayvan sesi, yaralı bir kuşun çığlığı.
Asker bağırdı:
— Ne kriçi!
Bağırma.
Devamı yarın...