Gerçek bir yaşam öyküsü: András Toma. Bir Macar askerinin yarım asırlık hikâyesinden esinlenilmiştir. Beş bölüm, her gün bir bölüm.
Ne kriçi!
Bağırma.
İki kelime. Andras'ın önümüzdeki elli altı yıl boyunca öğreneceği birkaç Rusça sözcükten ilkiydi.
Ötekiler küfürdü. Küfürler her dilde aynı yangını taşırdı. Çünkü acı, tercümesiz bir dildi: gözlerdeki boşluk, ellerin titremesi, dizlerin bağının çözülmesiyle konuşurdu.
Andras ellerini indirmedi. Karların içinde öylece durdu, elleri gökyüzüne uzanmış, ağzı açıktı. Kar taneleri yüzüne, dudaklarına konuyor, dilinde eriyordu. Askerin söylediklerini anlamamıştı ama sesin tonunu anlamıştı. Çünkü o ton evrenseldi; tıpkı acı gibi, tıpkı korku gibi, tıpkı ölüm gibi.
O anda bir şey oldu içinde. Dili, ağzının içinde birden ağırlaştı, taşlaştı, yabancılaştı. Sanki o ana kadar konuştuğu bütün kelimeler, şimdi onu terk ediyordu. Sulyanbokor, kavaklar, Anna, demir ocağı, ateşin renkleri hepsi birden dimağından uzaklaştı, birer hayal oldu, erişilmez oldu. Anlamıştı artık bu topraklarda onun dilinin sesi, nefesi, rengi yoktu.
Asker son bir küfür savurdu, döndü ve gitti. Andras öylece kala kaldı. Karlar yağıyordu. Üstü başı beyazladı, omuzları beyaz, saçları beyaz, kirpikleri bembeyazdı. Bir kar adamı gibiydi, bir hayalet gibi. Ağzı hâlâ açıktı. Belki bir şey söylemek istiyordu, belki de söyleyecek bir şeyi kalmamıştı.
Sonra ağzını kapattı. Yavaşça, usulca, sessizce. O gün, o saat, o anda, Andras susmayı seçmedi; susmak zorunda kaldığını anladı. Susmak, onun için hayatta kalmanın tek yoluydu. Ellerini indirdi. Yürümeye başladı. Arkasındaki askerler, önündeki beyazlık, içindeki suskunlukla beraber yürüdü, yürüdü, yürüdü…
Unutuluş
Leningrad yakınlarında bir kamp vardı: adı Bokszitogorsk. Dikenli teller, tahta barakalar, lahana çorbası… Çorbanın içinde bazen kurtçuklar yüzerdi, beyaz, minik, kıvıl kıvıl. Esirler çorbayı kaşıklayıp içerlerdi. Kimisi kurtçukları kaşıkla alıp atar, kimisi bu manzarayı görmemeyi tercih ederdi. Andras hiç ayıklamazdı. Çünkü çorba sıcaktı, ona bu sıcaklık yeterdi. Belki de sıcaklık, Andras'a insanlığını hatırlatan tek şeydi.
Günlerden bir gün bir doktor geldi. Beyaz önlüğü lekesiz, elleri tertemizdi. Andras'ın elindeki kâsede kıvıldaşan kurtçukları görünce güldü. Soğuk, mesafeli bir gülüştü bu.
- Protein, dedi.
Sonra dönüp gitti.
Bu kelimenin ne anlama geldiğini Andras bilmiyordu. Ama o gülüşün dilini biliyordu: Siz hayvansınız, der gibiydi. Oysa hayvanlar bile Andras gibi yaşamıyordu.
Günler geçtikçe sorular da çoğaldı. Nerelisin? Adın ne? Kaç yaşındasın? Asker miydin? Suçun ne? Aynı sorular, aynı yüzler, aynı anlaşılmaz sesler. Andras her seferinde cevap verdi. Macarca cevap verdi. Adını söyledi: Andras Toma. Yaşını söyledi: on dokuz. Memleketini söyledi: Sulyanbokor. Köyünü anlattı, toprağını anlattı, kavaklarını anlattı. Ama kelimeleri ağzından çıkar çıkmaz donuyor, havada asılı kalıyor, sonra yere düşüp kırılıyordu. Soranlar anlamıyor, anlamadıkça sabırsızlanıyor, sabırsızlandıkça bağırıyorlardı:
- Govori po Russki! Rusça konuş!
O susuyordu. Susmak, bazen en yüksek sesle konuşmaktı. Ama bunu duyan, anlayanı olmayan konuşmak.
Sonra bir gün doktorlar deftere şunu yazdılar:
Asosyal. İşbirliğine yanaşmıyor. Muhtemelen zihinsel engelli.
Ve altına bir teşhis: Psikonevroz
Bu sözcükleri kalemin ucunu yalayarak yazmışlardı, öyle sıradan, öyle alelade. Oysa o yazı, bir insanın ömrünü karartan bir kaderdi. Üç cümle. Belki yirmi kelime. Bir insanın bütün geleceğini silmeye yetecek kadar. Andras yazılanları bilmiyordu elbette. O her zamanki gibi sadece susuyordu.
Ferman
1947 yılında kamp kapatılıyordu. Andras hasta düşmüştü. Önce Bystryagi'deki 1773 No'lu Esir Hastanesi'ne gönderdiler. Tren bir istasyonda durdu, kapı açıldı, Andras’ın gözleri kamaştı. Önlerinde kocaman bina vardı, binanın önünde esirleri sıraya dizdiler. Sıra uzundu, insanlar kısaydı. Herkes birbirine benziyordu: aynı zayıflık, aynı çaresizlik, gözlerin içindeki boşluk, aynı boşluk.
Başka bir doktor geldi, Andras’ın karşısında dikildi. Andras başını kaldırıp doktora baktı. Doktorun gözleri yorgun, elleri titrek, nefesi alkol kokuyordu. Bir kâğıda aceleyle bir şeyler karaladı. Ne yazdığını göremedi Andras. Sonra kâğıdı katladı, Andras'ın koynuna sıkıştırdı. Parmakları göğsüne değdi: soğuk, aceleci, özensiz. Sonra dönüp gitti. Andras doktorun arkasından baktı. Ne dediğini anlamamıştı, ne yazdığını da bilmiyordu. Ama içinde bir şey vardı, o kâğıdın ağırlığı kadar hafif, bir o kadar da ağır.
Yıllar sonra öğrenilecekti o kâğıda ne yazıldığını:
Hasta yanlış davranıyor, hezeyanlı, yemek yemiyor, uyumuyor, ağlıyor, ilaç almayı reddediyor.
Oysa Andras ağlamıyordu. Susuyordu; o suskunluk, içinde binlerce çığlığı boğan bir denizdi.
Tren yeniden hareket etti. Gitti, gitti, gitti. Penceresiz vagonlar, saman kokulu. Bir kova su. Günler mi geçti, haftalar mı? Bilmiyordu. Zaman, vagonun karanlığında başka türlü akıyordu. Tekerlekler raylara vuruyordu, ritmik, usandırıcı bir ses. Tak-tak, tak-tak, tak-tak. Sanki bir şeyleri hatırlatıyordu. Tak-tak. Sulyanbokor. Tak-tak. Kavaklar. Tak-tak. Anna. Tak-tak. Anna.
Sonra tren durdu. Kapı açıldı. Soğuk ve beyaz. İnsanın iliklerine kadar işleyen bir soğuk. Beyazlıkta tüm yeryüzünü kaplamıştı.
Bir tabela: Kotelnich. Kirov Oblastı.
İşte burasıydı. Tam elli üç yıl kalacağı yer.
İndirdiler onu. Yürüdü. Bina çok büyüktü, duvarlar yeşile boyanmış ama yılların fenolü, toz, ter ve korku duvarları karaya çalmıştı. Pencerelerde parmaklıklar vardı. Parmaklıklar demirdendi. Andras demiri biliyordu. Ama bu demir başkaydı. Bu demir onu içeride tutacak, ömrünün yıllarını birbirine ekleyecek demirdi.
Kapı açıldı, içeri girdi. Fenol kokusu, idrar kokusu, lahana kokusu, küf kokusu, insan kokusu… Bütün kokular birbirine karışmış, görünür olmuş, duvarlarda yosun gibi büyümüştü.
Bir koğuş. Beş yatak. Yataklar demir, şilteler saman, yastıklar inceydi. Bir pencere. Parmaklıklı. Andras pencereye gitti. Durdu. Baktı, baktı, baktı, uzaklara baktı…
Dışarıda her zamanki gibi mütemadiyen kar yağıyordu.
Kar taneleri düşüyor, parmaklıkların soğuk demirine değip, eriyordu. Her tanede bir an, her anda bir eriyiş, her eriyişte bir yok oluş vardı.
Sulyanbokor'da da kar yağardı. Kavakların çıplak dallarında kar birikir, rüzgâr esince savrulurdu. Anna'nın kundağının üstüne kar yağar mıydı? Yağmazdı, içerideydi, evindeydi Anna, sıcacık, annesinin koynunda güvende. Anna şimdi Kaç yaşındaydı, bilmiyordu. Yaşıyor muydu, bilmiyordu.
Hiçbir şey bilmiyordu.
Ne kriçi, demişti asker. Bağırma.
Bağırmıyordu artık. Sadece susuyordu. Susması o kadar derin, o kadar uzun, o kadar ağırdı ki, suskunluğu görünür oluyordu zamanla. Odayı dolduruyor, koridorlara taşıyor, bahçeye yayılıyordu.
Ve kar yağıyordu.
Kırk dört yıl daha yağacak olan kar yağıyordu.
Kotelnich
Günler sonra, belki haftalar, aylar sonra, doktorlar Andras'ın koynundan çıkardıkları o kâğıdı okudular. Bystryagi'deki doktorun aceleyle karaladığı o fermanı. Sonra Andras'ı muayene ettiler. Sorular sordular, Rusça sorular, anlaşılamaz sorular. O sorulara Andras Macarca cevap verdi. Adını söyledi, yaşını söyledi, Sulyanbokor'u söyledi, kavakları söyledi, Anna'nın yumruğunu söyledi. Kelimeler döküldü ağzından, bir bir, usul usul, yalvarır gibi. Beni anlayın artık der gibi.
Doktorlar duyduklarını yazdılar:
Anlamsız gevezelik. Mantıksız cümleler. Duygu durumu dengesiz.
Teşhis: şizofreni atağı.
Tedavi: elektroşok, klorpromazin, unutulmak.
Elektroşok. Şakaklarına elektrotlar yerleştirip, düğmeye basarlardı, Andras’ın vücudu kasılır, beyni sarsılır, anıları dağılırdı. Her şoktan sonra biraz daha unutur, anıları biraz daha silinir, biraz daha boşalırdı. Ama bir Anna'nın yumruğu bir Kavakların hışırtısı silinmezdi.
Klorpromazini sabah, akşam verirlerdi, renksiz haplar, tatsız haplar, sessiz haplar. Yuttukça ağırlaşır, ağırlaştıkça uyur, uyudukça unuturdu. Ama Andras unutmak istemez, direnir, hapları dilinin altında saklar, sonra tükürürdü. Hemşireler bu durumu görünce, bağırır, yeniden verir, ağzını açıp yutmasını izlerlerdi. Andras hapları yutmak zorundaydı. Çünkü yutmak, onun için yaşamaktı.
Andras’ın ilk seneleri bağırarak geçti.
Geceleri uyanıp, karanlıkta annesini arıyordu. Annesinin adını unutmuştu ama sesini hatırlıyordu, kucağının sıcaklığını anımsıyordu, kokusunu alıyordu. Karanlıkta ellerini uzatıyor, ona dokunmak istiyor, bulamıyor, bulamadıkça bağırıyordu. Bağırması koğuşu dolduruyor, koridorlara taşıyor, bütün hastaneyi uyandırıyordu.
Hemşireler geliyor, ellerinde fenerler, gözlerinde, yüzlerinde öfke:
- Ne kriçi! Bağırma!
Anlıyor muydu bu sözü? Anlıyordu. Anlamıştı o asker ona söylediğinde, anlamıştı kampta duyduğunda, anlıyordu şimdi de anlıyordu. Ama o bağırmıyordu ki, O Sesleniyordu. Annesine sesleniyordu. Sulyanbokor'a sesleniyordu. Kavaklara sesleniyordu. Anna’ya sesleniyordu.
—Én nem kiabálok Ben bağırmıyorum, diyordu Macarca. Ben sadece sesleniyorum.
Ama seslenmekle bağırmak arasındaki farkı anlayan kimse yoktu. Onlar için her ses bağırtıydı, her kelime anlamsızdı, her insan deliydi. Andras deli miydi? Bilmiyordu. Belki deliydi. Belki deli olmak, anlaşılmamaktı. Belki deli olmak, yalnız olmaktı. Belki deli olmak, kendi dilinde konuşup kimse tarafından duyulmamaktı.
Dil, görünmez bir parmaklıktı.
Demir parmaklıkların ardında bir de dil parmaklığı vardı. Onu içeride tutan sadece duvarlar değildi, sadece kapılar değildi, sadece nöbetçiler değildi. Onu içeride tutan, konuştuğu dildi. Macarca konuştukça, anlaşılmadıkça, anlaşılamadıkça, delirdikçe… Delirdikçe, daha çok içeride kaldı. İçeride kaldıkça, daha çok Macarca konuştu. Bir kısır döngü, bir kuyu, bir zindandı.
Günler geçti, aylar geçti, yıllar geçti. Andras pencerenin önünde hep oturdu, hep uzaklara baktı hep kar yağışını izledi. Kar taneleri düştü, parmaklıkların soğuk demirine değdi, eridi. Her kar tanesinde Andras biraz daha eridi, biraz daha silindi, biraz daha unutuldu.
Ama içinde bir yerde, hâlâ Sulyanbokor vardı. Hâlâ kavaklar kulağında hışırdıyordu. Hâlâ Anna'nın yumruğu havada asılıydı.
Ve o yumruğa dokunmak için, elli üç yıl bekleyecekti.