İnsanın yüzüne bazen bir hayatın bütün hikâyesi siner. Gülüşlerin izi, suskunlukların gölgesi, yaşanmışlıkların yükü ve nihayetinde o kaçınılmaz sonun yaklaşan ayak sesleri... Sevdiğimiz bir insanın yüzünde ölümün bir kerede gelmediğini, perde perde düştüğünü izlemek ağır bir imtihandır. Her perde kapanırken ardında bir hatıra, bir tebessüm ve bülbülleri kıskandıran o güzel bir sesin son tınısını bırakır.
Dokuz ay süren o yorucu süreçte, tıbbın bütün ihtimamı acı gerçeğin etrafında dolaşıp durdu. Kaybedilen 30 kilo, rengi solan cilt, güçten düşen beden… Tıp literatüründe ölüm; fonksiyonların durması gibi mekanik cümlelerle tarif edilse de o başucunda beklerken meselenin hiç de öyle olmadığını anlıyorsunuz. Tıbbın "exitus" dediği o buz gibi eşikte, aslında bir kitabın son sayfasının çevrilişine şahitlik ediyorsunuz. Bilim "bitti" derken, hatıralar "henüz başlıyoruz" diye fısıldıyor.
Bu yolculukta Dr. Süleyman Bey; mesleki nezaketi, iyi niyeti ve o derin insani yönüyle bize bir rehber olmuştu. "Elimden geleni yaptım, ancak bu noktada işin uzmanına gitmeniz en doğrusu" diyerek bizi yönlendirirken, aslında sadece bir sevk kağıdı değil, bir güven köprüsü kurmuştu. Ancak o köprünün diğer ucunda bizi derin bir sessizlik bekliyordu. İlk doktorun iyileştirici nefesi, hastane duvarının arkasına gizlenen o uzman sessizliğini bozamadı. Oysa ne olup bittiğini, yolun nereye vardığını anlamak hastanın en temel hakkıydı. Bilgi alamamak, belirsizliğin karanlığında yolunu bulmaya çalışmak; bir insanın en zor anında elinden fenerini almak gibiydi. Hakikati ancak "artık yapacak bir şey yok" denildiğinde, o en ağır ve sarsıcı haliyle öğrenebildi.
Hastanenin beyaz koridorlarında yankılanan tek şey cihaz sesleri değildi; aynı zamanda cevapsız kalmış soruların ağır sessizliğiydi. Doktorun karşısındaki o teknik suskunluk, hastanın kendi hayatı üzerinde söz sahibi olma onurunu elinden alır. Gördük ki; bir hastaya gerçeği söylemek onu yıkmak değil, ona kendi gidişini yönetme onurunu iade etmektir. Çünkü insan, ancak bildiği bir yolculuğa tevekkülle çıkabilir. Belki dürüst bir bilgi alabilseydi; veda edeceği günü bilecek, helalleşeceği anı seçecek, ruhunu o belirsizliğin karanlığından daha erken çekip çıkaracaktı. Tıp bazen organları tamir etmeye o kadar odaklanır ki o organın ait olduğu "kişinin" ruhsal bütünlüğünü ıskalar. Bilgi esirgendiğinde hasta sadece bir "vaka" haline gelir. Oysa hastalığını bilmek; kişinin korkularıyla yüzleşmesini, ailesiyle yarım kalan sözlerini tamamlamasını ve o büyük "sekineye" daha erken kavuşmasını sağlar.
Sonunda sarsıcı gerçek öğrenildiğinde fırtına dindi; çünkü belirsizlik ölümün kendisinden daha ağırdı. O andan itibaren isyan etmedi, sükûnete büründü. Kendi hikâyesinin son sayfasını okumuş olmanın getirdiği o buruk ama net huzurla sevdiklerinin ellerine tutundu.
Pek çoğumuzun en büyük korkusudur; o metalik kapıların ardında, bir camın gerisinden el sallayarak, kimseye sesini duyuramadan dünyadan çekilmek. Sevdiğimiz o asil ruh, bu "mekanik yalnızlığı" reddetti. Yoğun bakımı, sevdiklerinden koparılacağı bir sürgün olarak gördü. Hastanelerin kimliksiz kokusuna inat, kendi yatağında kalmayı seçti. Torunlarının sesi odaya dolarken, evlatlarının elleri avuçlarındayken ölüme yürümek; yoğun bakımın o derin yalnızlığına karşı bir başkaldırıydı. Vedalaşamadan, bir el tutamadan, "yalnız" ölmek olan o modern dünya dramına direndi. O steril sessizliğe hapsolup gitmeyi reddetti. Son nefesini bir hastane odasında değil; kendi yatağında torunlarının nefesi, evlatlarının hıçkırığı ve kardeşlerinin duaları arasında verdi.
Tıp "exitus" dediğinde, o aslında sevdiklerinin ellerine tutunarak huzurlu bir hicrete çıkmıştı. Biz orada bir tükenişi değil, bir çınar ağacının yapraklarını huzurla döküşünü izledik. Bize sadece ölümü değil, "yaşayanlar için ölümü diri tutmayı" öğretti. Artık konuşacak hali kalmadığında gözleri, binlerce sayfalık bir kitabı anlatır gibi bakıyordu. İşte o anlarda üzerinde gördüğümüz o "büyük sekine", tıbbın açıklayamayacağı bir huzur haliydi. Teninin sararan rengi hazan mevsiminin son yaprağı gibiydi; o eriyip küçüldükçe, içindeki o devasa iman ve teslimiyet daha da görünür oldu.
"Şahitsiniz, doktorlar ellerinden geleni yaptılar," dedi. Çaresizliğin bilgisini bir isyan bayrağına değil, bir rıza makamına dönüştürdü. Gözlerindeki o teslimiyet, aslında bize son büyük dersiydi: "Geldik, mücadele ettik ve şimdi huzurla dönüyoruz."
Filozoflar asırlardır bu ana cevap arar. Heidegger’e göre insan, ölüm gerçeğini idrak ettiği anda sahici olanla sahte olanı ayırmayı öğrenir. Epiktetos için ölüm korkusu, ona dair zannî korkularımızdan gelir. Sokrates için ölüm bir özgürleşme; İslâm irfanında Gazalî için ise "perdenin kalkması" ve en hakiki uyanıştır. Mevlânâ için ise bu bir ayrılık değil, "Şeb-i Arûs", yani büyük düğün gecesidir. İzlediğimiz o perde perde geçiş, bu kadim bilgelerin anlattığı dönüşümün ta kendisiydi.
Ölüm, asıl geride kalan dirileri ilgilendiren en büyük öğüttür. Hayat, her an nihayete erebilecek kadar kırılgan bir emanettir. Bilgece yaşamak; iyileşme mücadelesini son ana kadar verip, kaçınılmaz sona gelindiğinde tam bir tevekkül ile "eyvallah" diyebilmektir. Gerçek erdem, savaşırken vaktin dolduğunu anladığında o savaşı bir teslimiyet huzuruna dönüştürebilmektedir.
O gittikten sonra anladım: Ölüm sadece bir gidiş değil; geride kalanların kalbine kazınan izlerdir aslında. Yaşadıklarımız avuçlarımda birer kırık cam parçası gibi ışıldıyor; kimi zaman acıtıyor, kimi zaman içimi ısıtıyor. Giden sadece beden olur; ruh, bıraktığı izlerle kalır. Biz şimdi o son perdeyi değil, bir ömür boyu açılan aydınlık ve mücadele dolu perdeleri hatırlıyoruz. Ölüm bize, yaşamın ne kadar kıymetli olduğunu anlamamız gerektiğini öğretir.
Şimdi odada bir boşluk var diyorlar. Hayır, yanılıyorlar. İçimde bir boşluk değil, devasa bir iz var. Çünkü boşluk kayba, iz ise varlığa aittir. Ve biz artık o asil izle, daha sahici yaşamakla yükümlüyüz.
Bir vefatın ardından...