Gerçek bir yaşam öyküsü: Andras Toma. Bir Macar askerinin yarım asırlık hikâyesinden esinlenilmiştir. Yedi bölüm halinde yayınlanacaktır.

Doktor Karl Karloviç Moravcik ağlıyordu.
Kendisi iyi bir çocuk doktoruydu. Yıllarca çocukların acılarına tanıklık etmiş, onların suskunluğunu anlamaya çalışmıştı. Ama burada, bu koğuşta, bu pencerenin önünde oturan adamın suskunluğu bambaşkaydı. Elli yılın suskunluğu. Bir ömrün sessiz çığlığı gibiydi.
Kökeni Slovak'tı, Büyükannesi Macar’dı bir süre Macaristan’da yaşamıştı… Onun dizinde öğrenmişti Macarcayı, onun ninnilerle büyümüştü. Şimdi bu adamın dudaklarından dökülen kelimeler, sanki kendi çocukluğunun yankılarıydı.
Başhekim Petuhov kapı önünde duruyordu. Kendisi yıllardır Macar Kızılhaçı'na mektuplar yazmıştı. Her mektup aynı sessizlikle cevaplanmış, her girişim boşlukta kaybolup gitmişti. "Bir Macar hastamız var," demişti Karloviç'e. "Elli yıldır burada. Adı Tamas. Ya da Toma. Kayıtlarda öyle. Kimsesi yok. Belki siz…"
Ve şimdi o "belki", gerçek oluyordu. Karloviç, yılların çaresizliğini omuzlarında taşıyan Petuhov'un bakışları altında, bu suskun adamın ellerini tutuyordu. Ağlıyordu. Çünkü bazen bir insanın kurtuluşu, bir başkasının çocukluk dilinde gizliydi. Çünkü elli yıllık bir hata, şimdi bir Slovak doktorun gözyaşlarında çözüme kavuşuyordu.
Kapıda duran Başhekim Petuhov, konuşulanların anlamını bilmiyordu ama seslerin ve ortaya çıkan duygusal manzaranın anlamını biliyordu, hissediyordu. Bu ses, adeta elli yıl kapalı kalan bir zindanın kapılarını aralıyordu. Ve o zindanın kapısından, bir ömür yeniden başlayacak, yarım asırlık esaret sona erecekti. Bir insan, özüne dönebilecekti.
Moravcik bir adım daha yaklaştı. Konuşmadı, sadece durdu. Andras'ın yanında, onunla aynı havayı soluyarak. O kadar yıldır kimse onunla aynı havayı solumamıştı ki, belki de unutmuştu bir insanın yanında olmanın ne demek olduğunu. Ama şimdi, bu sessiz varlık, duvarlardan daha sıcaktı.
Sonra eğildi, Andras'ın gözlerinin içine baktı. İki adamın bakışları arasında elli yıllık bir suskunluk eriyordu. O kadar yıldır kimse ona böyle bakmamıştı: anlamaya çalışan, yargılamayan, sadece insan gözüyle bakan biri.
— Seni buradan çıkaracağız, dedi Moravcik Macarca. Eve gideceksin.
Andras baktı. Karl Karloviç'in gözlerine baktı, uzun uzun. Elli yıl biriktirdiklerini o gözlerle, karşısındakinin gözlerinde bir şey arar gibi. Yalan var mı? Tuzak var mı? Yoksa gerçek mi bu söylenenler?
Başını salladı. Ama inanmıyordu. İnanası gelmiyordu. Çünkü inanmak, hayal kırıklığına uğramaktan daha korkunçtu. İnanmak, yeniden umut etmek demekti. Ve umut, elli yıl önce kaybettiği bir duyguydu.
Karl Karloviç, Andras’ı anladı. Konuşmadı. Sadece durdu ve ikisi de sustu. O sustukça, sanki odanın duvarları biraz daha inceldi.
Dışarıda yağmur dinmiş, güneş bulutların arasından sızmaya başlamıştı. İlkbahar güneşi. Andras pencereye döndü, elinde hâlâ Gennadiy'in sigarası vardı. Yaktı, dumanı parmaklıkların arasından gönderdi. Duman yükseldi, gökyüzüne karıştı. Duman özgürdü. Belki yakında o da özgür olacaktı. Belki.
Karl Karloviç arkasını döndü, kapıya yürüdü. Kapıda duran Petuhov'a baktı, başını salladı.
— Çıkaracağız onu buradan, dedi.
Petuhov başını salladı. Yıllardır yazdığı mektuplar, aldığı cevaplar, yaşadığı hayal kırıklıkları... Hepsi birden anlam kazandı sanki. Demek ki bazen bir insanı kurtarmak için mektuplar değil, bir doktorun gözyaşları gerekirmiş.
Kapı kapandı. Andras yalnız kaldı, pencerenin önünde, sigarası elinde. Duman yükseliyordu, parmaklıkları aşıyor, gökyüzüne karışıyordu. Dumanın ardından uzun uzun baktı. Belki yakında o da öyle olacaktı. Belki.
Dışarıda güneş açmıştı. İlkbahar güneşi. Parmaklıkların gölgesi yerde, ince, uzun, bir kafes gibi. Ama bu kez gölgenin arasından sızan ışık, yıllardır görmediği bir parlaklıktaydı. Andras içinden bir şey söyledi. Belki Anna'ya, belki kavaklara, belki kendine. Fısıltıyla, duyulmayacak kadar hafif:
— Keşke dokunsaydım.
Ve yağmur sonrası toprak kokusu odaya doluyordu. Ilık, nemli, canlı. Elli yıldır aynı kokuyu duyardı ama bu kez farklıydı. İçinde bir yerlerde, yıllardır donmuş bir şeyin kıpırdadığını hissetti.
Andras bilmiyordu ki, bu bahar onun Kotelnich'te geçireceği son baharlardan biriydi. Çok yakında, bir sabah, kapı yeniden açılacak ve onu eve götüreceklerdi. Ama bunu henüz bilmiyordu. O sadece, her zamanki gibi, pencerenin önünde oturuyor, bahar güneşini izliyor, içinden Anna'ya sesleniyordu.
Ve mevsimler dönüyordu.
Dönüş
Üç yıl daha.
Protokoller, yazışmalar, DNA testleri. Karl Karloviç'in başlattığı o mucize, şimdi bürokrasinin soğuk ellerinde şekilleniyordu. Mektuplar gidip geldi, telefonlar edildi, imzalar atıldı. Andras hiçbir şeyle ilgilenmedi. Pencerenin önünde oturdu, sigarasını içti, yağan yağmurları, karları izledi. Ama bu kez karların eridiğini görünce içinde bir şey kıpırdıyordu. Belki umut, belki korku, belki ikisi birden. Elli yıldır ilk kez, gelecek diye bir şey olduğunu hissetti.