Gerçek bir yaşam öyküsü: Andras Toma. Bir Macar askerinin yarım asırlık hikâyesinden esinlenilmiştir. Yedi bölüm halinde yayınlanacaktır.
Dönüş
11 Ağustos 2000. Askeri uçak. Budapeşte.
Tekerlekli sandalyede indirdiler onu. Bacağı yoktu. Gözleri yaşlı değildi, kupkuruydu. Elli üç yıl boyunca ağlamamış bir adamın gözleri nasılsa öyle: boş, derin ve kestirilemez.
Sandalyenin soğuk metaline dokunan elleriyle boşluğu yokladı bir an. Pantolonunun sol paçası boşlukta sallanıyordu. Yıllar önce, Kotelnich'te başlamıştı her şey. Önce ayak parmakları uyuşmuş, sonra morarmış, sonra siyahlaşmıştı. Sigara. Yılların sigarası. Doktorlar "Kangren" demiş, "Kesmek zorundayız" demişlerdi. Ameliyat masasında yatarken anesteziyle birlikte Sulyanbokor'a uçmuş, kavakların altında kundağında Anna'yı görmüştü. Uyandığında bacağı yoktu. Önce yokluğuna inanamamış, sonra alışmıştı. Tıpkı her şeye alıştığı gibi. Ama şimdi, bu sandalyede, bu yeni dünyada, o eski yokluğu daha derinden hissediyordu.
Etrafında üniformalı askerler, flaşlar patlıyor, Andras'a mikrofonlar uzatılıyordu. Sesler birbirine karışıyor, sorular havada uçuşuyordu. Ama o birden irkildi. Bu sesler... Bu sesler başkaydı. Kalabalığın uğultusundan süzülen kelimeler, yıllardır duymadığı bir nağmeyle geliyordu kulağına.
Itt van! İşte burada!
Nezze, ott van! Bakın, orada!
Isten hozta! Hoş geldiniz
Elli üç yıl. Elli üç yıldır ilk kez anadilinin sesleri dalgalanıyordu etrafında. Bu sesler, Kotelnich'in o soğuk, anlaşılmaz Rusçası gibi boşlukta kaynayıp gitmiyordu; içinde bir yerlere dokunuyor, çocukluğunun kapılarını aralıyordu. Sulyanbokor'daki kavakların hışırtısıydı belki de bu, belki Anna'nın ona seslenişi, belki babasının demirci dükkanındaki çekiç sesleri. Her hece, yıllardır donmuş bir anıyı usulca okşuyor, uyandırıyordu. Gözleri dolmadı, ama içindeki o eski kuyunun derinliklerinde bir damla belirdi, kayboldu.
Bir subay eğildi, yüzü göz hizasına geldi. Gençti, üniforması tertemizdi, gözleri ışıl ışıldı. Gözlerinin içine baktı, yavaşça, anlaşılır bir dille söyledi:
— Andras bacsi, hazaerkezett. Andras amca, eve döndünüz.
Başını kaldırdı. Sonra subayın yüzüne baktı. Uzun uzun baktı. Elli üç yılın bütün ağırlığı o bakışlardaydı. Elli üç yıl boyunca her sabah uyandığında aynı duvarlar, aynı parmaklıklar, aynı anlaşılmaz sesler. Her gelen yüz bir tuzaktı, her gelen ses bir yalandı. Ama bu yüz başkaydı. Bu ses başkaydı. Subayın gözlerinde bir şey arıyordu: yalan mı, doğru mu, tuzak mı, gerçek mi? Peki ya bu da bir oyunsa? Ya birkaç saat sonra yine Kotelnich'in o soğuk koğuşuna götürürlerse? Ya bu subay da bir doktorsa, üniforması bir maskedense?
Ama subayın elleri boştu. Parmaklıklar yoktu arkasında. Ve en önemlisi, gözleri vardı. İnsan gözleri. Elli üç yıldır görmediği türden: içinde merak, saygı ve acıma değil, anlayış barındıran gözler. Andras'ın içinde bir şey kıpırdadı. Yıllar önce, Kotelnich'te, Karl Karloviç ona ilk Macarca seslendiğinde hissettiği o garip sıcaklık, şimdi katbekat artıyordu. O zaman sadece bir doktorun gözyaşlarıydı gördüğü. Şimdi ise bütün bir ülke, bütün bir millet, bütün bir hayat gözlerinin önünde duruyordu. Eve dönmek buydu işte: Sadece toprağa değil, gözlere de dönmek. Anlayan, tanıyan, sahiplenen gözlere. Elli üç yıl boyunca her gün özlemini çektiği şey, aslında buydu: bir çift gözün içinde kendini görebilmek, bir başka insanın bakışında kendi varlığının onaylandığını hissetmek.
Sonra dudakları aralandı. Ağır ağır, paslanmış bir kapı gıcırtısıyla. Tek bir kelime döküldü:
— Igen?
Evet mi?
O "igen"de elli üç yılın bütün şüphesi vardı. Bütün umudu. Bütün korkusu. Bir insanın içine sığabilecek bütün çelişkiler, o tek hecede toplanmıştı. Ya burası da Kotelnich'se? Ya bu subay da bir doktorsa, sadece rol yapıyorsa? Ya pencerede yine parmaklıklar varsa da göremiyorsa? Ya her şey aynıysa, sadece oyun değiştiyse? Soru işaretiyle biten bir kelime değildi bu; içinde binlerce soru barındıran bir çığlıktı, bir yakarıştı, bir teslimiyetti.
Subay başını salladı, gülümsedi. Islak bir ışıltı vardı gözlerinde.
— Igen, Andras bacsi. Itthon van. Evet, Andras amca. Evdesiniz.
Başını çevirdi, etrafa baktı. Uçak pisti, binalar, insanlar, gökyüzü. Kalabalığın arasında üniformalılar, beyaz gömlekliler, ellerinde kameralarla koşuşturanlar vardı. Macaristan basını, yıllar sonra ülkesine dönen son savaş esirini görüntülüyor, bu tarihi ana tanıklık ediyordu. Uzaktan bir pankart seçildi: "Isten hozta, Andras!" "Hoş geldin, Andras!" Sonra bir pencere gördü, büyük bir pencere. Gözleri oraya takıldı. Kalbi durdu. Parmaklık var mıydı?
Yoktu.
Sadece cam vardı, temiz, parlak, ardında ağaçlar görünüyordu. Kavak değildi. Akasya. Yine de ağaçtı. Yaprakları vardı, rüzgârda sallanıyorlardı. Hışırdıyorlar mıydı? Dinledi. Bütün varlığıyla dinledi. Kalabalığın uğultusunu susturdu içinde, motor seslerini, flaşların patırtısını. Sadece o yaprakları dinledi.
Evet, hışırdıyorlardı.
O sesi tanıyordu. Her yerde aynı hışırtı, her dilde aynı ses. Sulyanbokor'un sesi. Çocukluğunun sesi. Anna'nın sesi. Parmaklıkların ardında duyduğu hışırtıdan farklıydı bu: Özgürdü, sınırsızdı, gökyüzüne karışıyordu. Kotelnich'teki ağaçlar da hışırdardı ama onların hışırtısında hep bir mahpushane kokusu vardı, hep bir "dışarıda" olmanın hüznü. Bu hışırtı ise "içerideydi", ait olduğu yerdeydi, onundu.
Gözleri dolmadı. Elli üç yıldır ağlamamış bir adamın gözleri, şimdi de dolmadı. Ama içinde bir yerlerde, yıllardır donmuş bir şey erimeye başladı. Bir buz kütlesi, bir kara toprak, bir pınar. Usul usul, sessiz sessiz, geri dönülmez bir şekilde. Kotelnich'in o uzun kışlarından sonra ilk kez, içinde bir bahar uyanıyordu.
O an anladı: Gerçekten eve dönmüştü.
Ve ilk kez, elli üç yıl sonra, tekerlekli sandalyenin soğuk metaline dokunan elleriyle pantolonunun boş paçasını okşadı. Önce yokluğa inanamamış, sonra alışmıştı. Ama şimdi, bu yeni dünyada, o eski yokluğun aslında bir varlık olduğunu fark etti: Onu bugüne taşıyan, onu hayatta tutan, onu Anna'ya, kavaklara, bu hışırtıya kavuşturan bir varlık.
Hava ılıktı. Ağustos güneşi tepedeydi. Macaristan güneşi. Başını göğe kaldırdı, gözlerini kapadı. Güneşin sıcaklığını yüzünde hissetti. Elli üç yıldır görmediği bir güneşti bu. Aynı mıydı? Farklı mıydı? Bilmiyordu. Ama içini ısıtıyordu. Tıpkı çocukken Sulyanbokor'da ısıttığı gibi.
Yanında bir hareketlilik oldu. Bir sedye getirdiler, tekerlekli sandalyeden daha rahat bir sedye. Beyaz önlüklü insanlar, Macar doktorlar, Macar hemşireler. Aralarında Dr. Andras Veer de vardı. Kotelnich'ten sonra onu ilk muayene eden, onun gerçekten Macar olduğunu resmen onaylayan nöropsikiyatrist. Nazik eller onu kucakladı, sedyeye yerleştirdiler. Hareketlerinde bir profesyonellik vardı ama aynı zamanda bir sıcaklık, bir sahiplenme. Rusya'da elli üç yıl boyunca her dokunun bir işlem, bir muamele, bir soğukluk taşıdığını unutmuştu. Bu eller başkaydı. Bu dokunuşlar başkaydı.
Sedyeyi ambulansa doğru taşırken, bir an gözleri kalabalığın arasında bir yüz aradı. Anna'nın yüzü. Orada olmadığını biliyordu. Henüz değil. Ama artık yakındı. Çok yakındı. Belki birkaç gün, belki birkaç hafta. Ama sonunda, kavakların altında, Anna'nın karşısında olacaktı.
Ambulansın kapısı kapandı. Motor çalıştı. Araç hareket etti. Andras başını çevirdi, camdan dışarı baktı. Askeri uçak, pist, kalabalık, binalar, ağaçlar... Geride kalıyordu her şey. Ama bu kez geride kalmak hüzün vermiyordu. Çünkü ileriye gidiyordu. Eve.
İçindeki o eski hışırtı, şimdi bir fırtınaya dönüşmüştü. Ama korkutucu değildi. Aksine, yıllardır susmuş bir nehrin yeniden akmaya başlaması gibiydi: coşkulu, diriltici, umut dolu.
Andras Toma, yetmiş dört yaşında, tek bacaklı, elli üç yılın yorgunluğunu omuzlarında taşıyan bir adam olarak, nihayet evine dönüyordu. Ve içinde, yıllardır donmuş olan o buz kütlesi, usul usul, sessiz sessiz, geri dönülmez bir şekilde eriyordu. Belki bir gün, çok yakında, gözleri de dolacaktı. Belki Anna'yı gördüğünde. Belki kavakların altında durduğunda. Belki.
Ama şimdilik, sadece içindeki baharı hissediyordu. Ve bu, ağlamaktan daha güçlü bir duyguydu. Bu, yeniden doğmaktı.