16 Eylül 1893 yılında Budapeşte’de bir çocuk dünyaya geldi. Ailesi bu çocuğun adını Albert koydular. Onun rahat bir hayat süreceğini, belki sahip oldukları geniş topraklarını yöneteceğini düşünüyorlardı. Oysa o, tarihin en fırtınalı yüzyılında, bilimin en ön cephesinde, kendi hayatıyla değil, tüm insanlığın sağlığıyla ilgili bir savaş verecekti.

Albert’in hikayesinin ilk perdesi, Birinci Dünya Savaşının 1915 kışında, Doğu Cephesi’nin buz gibi siperlerinde başladı. Genç bir askeri doktor olan Albert, elleri donmak üzereyken, karşısındaki askerin diş etlerinin kanadığına şahit oluyordu. Sonra bir başkasının, bir başkasının… Ve yüzlerce, ve binlercesinin…

Askerlerin yaraları iyileşmiyor, dayanılmaz eklem ağrılarıyla kıvranıyorlardı. Orta çağdan kalma bu hayalet rahatsızlık, modern savaşın ortasında kol geziniyordu. Bu hastalığın adı İskorbütdi. Belki O anlarda, genç Albert’in zihnine bir şimşek çakmıştı. “Bu hastalık bir mikroptan değil, bir eksiklikten kaynaklanıyor olmalı.” Bu düşünce ve sorular, onun bilimsel arayışının rotasını çizecekti.

Savaş 1918’de bitti, ama Albert’in savaşı bitmemişti aksine yeni başlıyordu. Avrupa’nın laboratuvarlarında, İskorbütün çaresini bulmak için insan vücudunda eksilen bu eksik maddenin peşine düştü. 1927’de Cambridge’de umut ışığı görünür gibi oldu. Portakaldan hekzuronik asit adını verilen bir madde ürettiler. Ama hastalığa aranan cevap bu değildi. Ama bu buluş Albert’in peşinden koşacağı en önemli ipucuydu.

Albert 1930 yılında Macaristan, Szeged Üniversitesine yani memleketine geri dönmüştü. Laboratuvarının penceresinden, bahçedeki kırmızı biberler gözüne ilişti. Belki bir içgüdüyle hareket ederek: Ya cevap buradaysa? Ya çare bu biberlerdeyse diye düşündü. Hemen bahçedeki biberleri toplattı, laboratuvarında saatlerce kaynattı. Günlerce çalıştı işte o hummalı günlerden bir gün… Kristalleşme şişesinin dibinde, parlak beyaz, mükemmel küçük kristallerin belirdiğini gördü.

İnsanlığa 400 yıldır kâbus yaşatan iskorbütün panzehri, nihayet saf halde onun avuclarındaydı. Adını Askorbik Asit (C Vitamini) koydu. Bu keşif 1937’de Stockholm’de, ona Nobel Tıp (Fizyoloji) Ödülü’nü getirdi.

Fakat 20. yüzyıl, bilimsel zaferlerin üzerine bir sis bulutu gibi çöken büyük dünya savaşlarının yüzyılıydı.

1944’te Macaristan, Nazi Almanyası tarafından işgal edildi. Bu dönemde ünlü bir bilim insanı olarak tanınan Albert, kendini güvende tutmak için laboratuvarına çekilebilirdi. Ancak o, bir bilim insanından önce bir insan olduğuna inanıyordu. İnanılmaz bir cesaret göstererek, İngiliz Büyükelçiliği binasına girdi ve elçilik mührünü ele geçirdi. Bu mühürle, ölüm tehlikesi altındaki yüzlerce insan için sahte vize belgeleri damgaladı. Bu eylemleri nedeniyle Gestapo’nun en çok arananlar listesine girdi ve artık hayatı, bir deney tüpü kadar kırılgan bir hâle geldi.

İkinci Dünya Savaşı sona erdi, ancak bu, Macaristan için gerçek bir özgürlük getirmedi. 1945'te ülkeye giren Kızıl Ordu, Albert'i bulup onu değerli bir savaş ganimeti olarak Moskova'ya götürdü. Sovyet yetkililer, ona büyük imkanlar sunarak Sovyet biliminin yıldızı olmasını teklif ederler. Albert bu teklifi zekasını bir kalkan gibi kullanıp kurtuluşu için bir bahane haline getirdi. Araştırmalarıma devam edebilmem için bir siklotrona (o dönem inanılmaz pahalı ve nadir bir parçacık hızlandırıcı cihazı) ihtiyacım var, dedi. Bu talep, Sovyet yetkilileri şaşırttı ve Albert’in peşini bırakmalarına sebep oldu.

Albert, 1947'de Amerika'ya ayak bastığında, bir özgürlükler ülkesi hayali kuruyordu. Ancak buradaki gerçeklik, beklediğinden farklıydı. Soğuk Savaş'ın gölgesi, bilim dünyasına da düşmüştü. Amerika'daki ilk yılları, bir yabancı ve eski bir Doğu Bloğu ülkesinden gelen biri olarak yalnızlık, kültürel uyum sorunları ve şüpheyle karşılanma ile geçti. Ünü ona kapıları açsa da radikal fikirleri nedeniyle ana akım bilim camiasına tam olarak entegre olamadı.

Woods Hole ve NIH'deki laboratuvarlarında, savaşını kansere karşı sürdürdü. Kanserin kökenini hücrenin en temel seviyesinde aradı ve "Submoleküler Biyoloji" adında yepyeni bir alan önerdi. Bu radikal teori, ana akım tıbbın DNA odaklı yaklaşımıyla çelişiyordu.

Çevresinde alayla karşılandı ve araştırma fonları kesildi. Maddi zorluklara rağmen, tıpkı geçmişteki mücadelelerinde olduğu gibi yalnız başına direndi. Kendi imkanlarıyla sürdürdüğü çalışmaları, serbest radikal teorisi ve kuantum biyolojisi gibi alanların temellerine önemli katkılar sağladı.

22 Ekim 1986’da doksan üç yaşında hayata gözlerini yumdu. Ama ardında bıraktıklarıyla, zamana meydan okuyan bir miras bıraktı.

Bu miras, sadece laboratuvarlardaki başarılardan ibaret değildi. Evet, C vitaminini izole edişi ve metabolizmayı anlamamıza yepyeni bir kapı aralayışı bilim tarihine kazınmıştır. Kas kasılmasına dair formüller, onun adıyla anılır. Ancak onun asıl keşfi, kimyasal formüllerin çok ötesinde, insan ruhunun ve aklının sınırlarında yatıyordu. Yılmadan araştırmak!