Tekirdağ Çorlu’da iki polisimiz şehit oldu. Erkan Tütüncüler ve Emrah Koç…
Bir ihbara gittiler. Vatandaşın can güvenliğini korumak, kamu düzenini sağlamak, devletin varlığını sokakta hissettirmek için görev başındaydılar. Ancak karşılarında yalnızca silahlı bir saldırgan yoktu. Bugün birçok polisimizin zihninde büyüyen başka bir gölge daha vardı:
“Silah kullanırsam sonra ne olur?”
Asıl konuşmamız gereken mesele budur.
Çünkü güvenlik güçleri, sahada suçluyla karşı karşıya kaldığında yalnızca o anki tehlikeyi değil; sonrasında açılabilecek soruşturmayı, sosyal medya linçlerini, peşin hükümlü yorumları ve yıllarca sürebilecek yargı süreçlerini de düşünür hâle geldiyse, ortada ciddi bir güvenlik zafiyeti var demektir.
Bir polis, tetiğe değil de soruşturma dosyasına bakıyorsa; o sokakta suçlu cesaret bulur, vatandaş korkuya teslim olur, devletin caydırıcılığı zedelenir.
Elbette hiçbir kamu görevlisine sınırsız yetki verilemez. Polis hukukun üstünde değildir, olamaz. Ama polis, hukukun içinde görev yaparken de yalnız bırakılmamalıdır. Meşru müdahale ile keyfi güç kullanımı arasındaki çizgi netleşmelidir. Devlet, görevini yapan polisin arkasında dimdik durmalı; görevini kötüye kullananın da karşısında aynı kararlılıkla durmalıdır.
Mesele tam olarak budur:
Polise güçlü yetki, suistimale sıfır tolerans.
Dünyadaki iyi örneklere baktığımızda da aynı dengeyi görürüz. Amerika Birleşik Devletleri’nde polis, ani ve ölümcül tehdit karşısında çok hızlı karar alma yetkisine sahiptir. Bir saldırgan silaha yöneldiğinde ya da kamu güvenliğini açıkça tehdit ettiğinde, polis saniyeler içinde müdahale edebilir. Fakat bu geniş yetki, başıboş bir alan değildir. Vücut kameraları, iç soruşturmalar, savcılık incelemeleri, sivil denetim kurulları ve yoğun kamuoyu takibi devrededir. Yani sistem polise “sahada tereddüt etme” derken, aynı anda “hukukun dışına çıkarsan hesabını verirsin” demektedir.
İngiltere’de başka bir model vardır. Silahlı polis birimleri daha sınırlı, daha özel eğitimli ve daha sıkı prosedürlere bağlıdır. Ancak sahaya çıkan görevli, hangi durumda ne yapacağını bilir. Belirsizlik azaltılmıştır. Polis, yetkisinin sınırını da devletin desteğini de açıkça görür. Böylece hem kamu güvenliği hem hukuk güvencesi aynı anda korunur.
Almanya’da polis eğitimi uzun, disiplinli ve hukuk merkezlidir. Güç kullanımı kademeli öğretilir. Önce uyarı, sonra orantılı müdahale, en son zor kullanma anlayışı hâkimdir. Fakat bir polis memuru meşru müdafaa veya kamu güvenliği için müdahale etmek zorunda kaldığında, sistem onu baştan suçlu ilan etmez. Olayın şartlarına bakılır. Kamera, tanık, balistik, olay yeri ve görev prosedürü birlikte değerlendirilir.
Japonya’da ise polis ile toplum arasındaki güven kültürü öne çıkar. Polis yalnızca olay olduktan sonra gelen güç değil; mahallede görünen, insanla temas kuran, krizi büyümeden önlemeye çalışan bir kamu düzeni unsurudur. Ancak bu sakin görüntünün arkasında sıkı disiplin, yoğun eğitim ve net görev sorumluluğu vardır. Yetki rastgele değil, eğitimle taşınır.
Bu örneklerin tamamı bize aynı gerçeği gösteriyor: Güvenlik ile hukuk birbirinin rakibi değildir. Tam tersine, güçlü güvenlik ancak güçlü hukukla kalıcı olur.
Türkiye’nin ihtiyacı da budur.
Polis, sokakta suçluyla karşı karşıya kaldığında “yarın hakkımda ne denir?” korkusuyla değil, “hukuk içinde görevimi yapıyorum, devlet arkamda” güveniyle hareket etmelidir. Bunun için de hem mevzuat hem uygulama dili netleşmelidir.
Görev sırasında ani ve hayati tehlike varsa, polis tereddüt etmemelidir. Silahlı saldırgan karşısında saniyeler içinde karar vermek zorunda kalan bir görevliyi, klimalı odalarda saatlerce yapılan yorumlarla yargılamanın hakkaniyetle ilgisi yoktur. O anı yaşayan polistir. O kurşunun hedefinde olan polistir. O sokakta vatandaşla suçlu arasında duran da polistir.
Ama aynı zamanda şunu da cesaretle söylemeliyiz:
Polis yetkisi genişletilecekse denetim de genişletilmelidir.
Vücut kamerası uygulaması yaygınlaştırılmalı, olay kayıtları güvence altına alınmalı, silah kullanımı sonrası inceleme süreçleri hızlı ve objektif yürütülmelidir. Görevini meşru biçimde yapan polis aylarca belirsizlik içinde bırakılmamalı; yetkisini kötüye kullanan ise kurum refleksiyle korunmamalıdır.
Çünkü denetlenmeyen güç vatandaşta korku üretir. Aşırı baskılanmış güç ise suçluda cesaret üretir.
Devlet aklı, bu iki uçurumun arasındaki sağlam köprüyü kurabilmektir.
Bugün polisimizin ihtiyacı hamasi sözler değil, net güvencedir. Vatandaşın ihtiyacı da korkutucu bir güvenlik anlayışı değil, hukukla sınırlanmış güçlü devlettir. Suç örgütlerine, silahlı saldırganlara, sokak eşkıyalığına karşı kararlı bir kamu otoritesi şarttır. Ama bu otorite adaletle dengelenmelidir.
Erkan Tütüncüler ve Emrah Koç’un şehadeti bize yalnızca acı bir haber bırakmadı. Aynı zamanda devletin sokaktaki gücünü, polisin görev psikolojisini ve hukuk güvenliğini yeniden düşünmemiz gerektiğini de hatırlattı.
Bir ülkede polis, silahını çekmeden önce suçludan çok müfettişi düşünüyorsa, orada sadece güvenlik sorunu yoktur; devlet refleksi sorunu vardır.
Çözüm bellidir:
Polise güçlü yetki verilecek.
Bu yetki eğitimle, teknolojiyle ve açık prosedürlerle desteklenecek.
Görevini yapan polis korunacak.
Görevini suistimal eden kim olursa olsun hesap verecek.
Vatandaşın hakkı da polisin canı da aynı hukuk düzeni içinde savunulacak.
Çünkü gerçek hukuk devleti, suçlunun elini güçlendiren devlet değildir. Gerçek hukuk devleti, polisini de vatandaşını da adaletin çatısı altında koruyabilen devlettir.
Şehit polislerimiz Erkan Tütüncüler ve Emrah Koç’a Allah’tan rahmet diliyorum. Ailelerine, Emniyet Teşkilatımıza ve milletimize başsağlığı diliyorum.
Onların aziz hatırası, sadece taziye cümlelerinde değil; daha adil, daha net, daha güçlü bir güvenlik düzeninde yaşatılmalıdır.