Adalet Bakanlığı’nın 75 ilde 638 faili meçhul dosya ve 693 maktul için kapsamlı inceleme süreci başlatması, sadece teknik bir yargı faaliyeti değildir. Bu adım, yıllardır ailelerin kalbinde paslı bir çivi gibi duran “Kim yaptı?” sorusuna devletin yeniden eğilmesidir.
Ceza İşleri Genel Müdürlüğü bünyesinde kurulan Faili Meçhul Suçları Araştırma Daire Başkanlığı’nın başsavcılıklarla koordineli şekilde dosyaları yeniden analiz edeceği açıklandı. İlk etapta İzmir, Sakarya, Trabzon, Giresun, Tokat ve Tekirdağ gibi illerin öne çıktığı belirtiliyor.
Türkiye’de yargının son yıllarda en çok ihtiyaç duyduğu şey yalnızca karar vermek değil, vicdana temas etmektir. Çünkü adalet sadece mahkeme salonlarında dağıtılan bir hüküm değildir. Adalet, bazen bir annenin yıllarca sakladığı fotoğrafta, bazen bir babanın mezar başında sustuğu cümlede, bazen de unutulduğu sanılan bir klasörün yeniden açılmasında kendini gösterir.
Bu nedenle 638 dosyanın yeniden ele alınması, yargı adına itibar onarıcı bir adımdır. Açık söylemek gerekir: Toplumun adalete güveni, yalnızca yeni davalarda değil, eski yaraların nasıl sarıldığıyla da ölçülür. Eğer devlet, “Zaman geçti, dosya eskidi, iz soğudu” demek yerine “Hakikat eskimez” diyorsa, orada hukuk yeniden ayağa kalkmaya başlar.
Bu adım için Adalet Bakanı Akın Gürlek’e teşekkür etmek gerekir. Çünkü faili meçhul dosyalar, hukuk sisteminin en ağır imtihanlarından biridir. Failin bilinmediği yerde yalnızca bir cinayet değil, aynı zamanda kamu vicdanında kapanmayan bir boşluk vardır. Bakanlığın bu dosyaları sistematik analiz, delile dayalı inceleme ve başsavcılıklarla koordinasyon içinde yeniden masaya yatırması, “cezasızlıkla mücadele” adına güçlü bir irade beyanıdır.
Burada ayrıca Tunceli Cumhuriyet Başsavcısı Ebru Cansu’nun ortaya koyduğu yaklaşımı da özellikle anmak gerekir. Gülistan Doku dosyasının yeniden ciddiyetle ele alınması, HTS ve PTS kayıtları, dijital materyaller, yeni arama çalışmaları ve sahaya yayılan çok yönlü soruşturma anlayışı; savcılığın sadece evrakla değil, hakikatle ilgilenmesi gerektiğini gösteren kıymetli bir örnektir. Başsavcı Cansu’nun ismi bugün kamuoyunda, “dosya kapandı” denilen yerde “hayır, yeniden bakacağız” diyebilen bir hukuk iradesiyle anılıyor.
Yargının itibarı, kürsü yüksekliğiyle değil; mağdurun sesine eğilebilme ahlakıyla yükselir. Bugün faili meçhul dosyalar için atılan adım, yalnızca geçmişin karanlık odalarına ışık tutmayacak; aynı zamanda bugünün yargısına da yeni bir güven alanı açacaktır. Çünkü toplum şunu görmek ister: Devlet unutmuyor. Savcı vazgeçmiyor. Bakanlık takip ediyor. Dosya sararmış olabilir ama adaletin mürekkebi kurumamıştır.
Bu noktada kamuoyunun dikkatini çekecek, hatta kimilerine ilk bakışta şaşırtıcı gelecek bir teklifim var: Kurulacak bu başkanlığın başına Müge Anlı getirilmelidir.
Evet, yanlış okumadınız.
Elbette bu teklif, hukuki yetkinlik ve kurumsal görev tanımı açısından tartışılabilir. Ancak Müge Anlı’nın yıllardır Türkiye’de kayıp kişiler, şüpheli ölümler ve çözülemeyen vakalar konusunda oluşturduğu kamuoyu hafızası görmezden gelinemez. O ekranlarda yalnızca televizyon programı yapılmadı; kimi zaman unutulan isimler yeniden hatırlandı, kimi zaman aileler ses buldu, kimi zaman yıllarca karanlıkta kalan olaylar toplumun ortak vicdanına taşındı.
Müge Anlı’nın bu alandaki tecrübesi, hukuki karar verme makamının yerine geçmez; geçmemelidir. Fakat böylesine özel bir başkanlıkta kamuoyu iletişimi, mağdur ailelerle temas, dosya hafızasının canlı tutulması ve toplumsal duyarlılığın diri kalması bakımından benzersiz bir katkı sunabilir. Resmî soruşturmayı savcılar yürütür, delili kriminal uzmanlar inceler, hükmü mahkemeler verir. Fakat toplumun kulağına fısıldayan o unutulmuş isimleri yeniden gündeme taşıyacak bir vicdan dili de gerekir.
Bugün ihtiyaç duyulan şey, yalnızca dosya saymak değil; her dosyanın arkasındaki insanı görmektir. 638 dosya demek, 638 klasör demek değildir. 693 maktul demek, 693 istatistik demek değildir. Her biri yarım kalmış bir hayat, kapanmamış bir kapı, cevapsız kalmış bir sofradır.
Adalet Bakanlığı’nın bu adımı, doğru yönetilirse yargının düşen itibarını yeniden ayağa kaldırabilecek tarihî bir fırsattır. Bunun için süreç şeffaf, disiplinli, delile dayalı ve siyasi tartışmaların üstünde yürütülmelidir. Kimse peşinen suçlu ilan edilmemeli; ama hiçbir dosya da “artık çok geç” denilerek kaderine terk edilmemelidir.
Çünkü adalet gecikebilir; fakat unutursa adalet olmaktan çıkar.
Bugün Türkiye’nin ihtiyacı olan cümle şudur:
Faili meçhul yoktur; henüz aydınlatılmamış hakikat vardır.
Ve devlet, o hakikatin peşine düştüğünde yalnızca bir dosyayı değil, milletin adalete olan inancını da yeniden açar.