Üniversite; yalnızca diploma dağıtan bir bina değildir. Bir milletin geleceğe nasıl baktığını gösteren aynadır. O aynada kimi zaman bilim görünür, kimi zaman emek… Kimi zaman da ne yazık ki ideolojik öfke, kontrolsüz kalabalıklar ve yönsüz bir gençlik görüntüsü belirir.

Sağlık Bilimleri Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Kemalettin Aydın’ın geçtiğimiz yıl yaptığı açıklamalar o günlerde çok tartışılmıştı. Kimi çevreler sert buldu, kimi çevreler özgürlük tartışması yürüttü. Ancak bugün dönüp baktığımızda ortada inkâr edilmesi zor bir gerçek duruyor: SBÜ’de huzur bozulmadı. Kampüs sokak çatışmalarının, taşkınlığın, ideolojik kamplaşmanın adresi hâline gelmedi.

Çünkü bazı dönemlerde yöneticilik; popüler görünmek değil, sorumluluk alabilmektir.

“Okumaya gelene paspas olmaya hazırım. Eylem yapmaya gelene dağ gibi durmaya da hazırım” sözü yalnızca bir çıkış değil, üniversitenin varlık amacına dair net bir duruştu. Sertti. Evet. Ama belirsiz değildi. Bugün Türkiye’de birçok üniversitede yaşanan tabloya baktığımızda, asıl sorunun çoğu zaman “otorite fazlalığı” değil, “otorite boşluğu” olduğu görülüyor.

Özellikle ODTÜ çevresinde son günlerde ortaya çıkan görüntüler, meseleye yeniden ciddi şekilde bakılması gerektiğini gösteriyor. Bahar şenliği adı altında başlayan etkinliklerin bazı alanlarda siyasi provokasyona, kutuplaşmaya ve açık taşkınlığa dönüşmesi artık kimsenin görmezden gelebileceği bir mesele değildir.

Bir üniversitede Türk bayrağı hedef alınıyorsa…

Vatansever öğrenciler darbediliyorsa…

Gençlerin bedeni üzerinden şiddet dili normalleşiyorsa…

Burada artık “öğrenci hareketi” değil, ciddi bir yönetim ve güvenlik zaafı konuşulur.

Üniversite özgür düşüncenin alanıdır. Ancak özgürlük; başka öğrencilerin huzurunu bozma, devlete meydan okuma ya da milli değerlere saldırı hakkı vermez. Demokratik hak ile organize taşkınlık arasındaki çizgi kaybolduğunda ortaya bilim değil kaos çıkar.

Daha da düşündürücü olan ise şudur: Türkiye ekonomik olarak tasarruf tedbirleriyle mücadele ederken, milyonlarca liralık “şenlik ekonomisi” üzerinden oluşan gösterişli organizasyonların bazı çevrelerce neredeyse dokunulmaz alanlar hâline getirilmesi.

Gençlik elbette eğlenecek. Üniversite hayatı yalnızca ders notlarından ibaret değildir. Ancak üniversiteyi konser alanına çevirip akademiyi ikinci plana atan anlayış da sorgulanmalıdır.

Bugün dünyanın teknoloji devleri laboratuvar yatırımı konuşuyor. Yapay zekâ merkezleri kuruluyor. Savunma sanayi yarışları hızlanıyor. Biyoteknoloji çağının kapıları açılıyor. Biz hâlâ kampüsleri slogan savaşlarının merkezi hâline getiriyorsak burada ciddi bir zihniyet problemi vardır.

Genç kardeşlerime özellikle şunu söylemek isterim:

Sizi kullanmak isteyen yapılar her dönemde olacaktır. Birileri sizin öfkenizi büyütmek isteyecek. Birileri sizi “devrim”, “özgürlük”, “direniş”, “aktivizm” gibi parlak kelimelerle sokakların kalabalığına çağıracaktır.

Fakat unutmayın…

Sokaklar alkış verir ama gelecek vermez.

Kalıcı olan slogan değil birikimdir.

Mikrofon değil bilim üretir.

Taş atan değil teknoloji geliştiren dünyayı değiştirir.

Bugün Çin’in gençleri yapay zekâ laboratuvarlarında sabahlıyor. Amerika’nın gençleri uzay teknolojilerine yatırım yapıyor. Güney Kore’nin gençleri çip geliştiriyor.

Bizim gençliğimizin de kavga eden değil üreten bir gençlik olması gerekiyor. Elinde kitap olan bir genç, elinde taş olandan her zaman daha güçlüdür.

Türkiye’nin ihtiyacı slogan atan kalabalıklar değil; bilim insanları, mühendisler, hekimler, yazılımcılar ve fikir üreten gençlerdir.

Üniversiteler ideolojik cephe değil, medeniyet karargâhı olmak zorundadır.

Bu nedenle üniversite yönetimlerinin “aman tepki çekmeyelim” kaygısıyla hareket etmesi değil, kampüs huzurunu kararlı şekilde koruması gerekir. Çünkü huzurun olmadığı yerde bilim yeşermez.

Ve bazen bir rektörün en önemli görevi üniversitesini korumaktır.

Bu noktadan sonra mesele yalnızca bir kampüs tartışması değildir. ODTÜ’de yaşananlar; üniversitelerde yönetim iradesi, güvenlik anlayışı, kampüs huzuru ve milli hassasiyetler konusunda ciddi bir değerlendirmeye ihtiyaç bulunduğunu göstermektedir. Türk bayrağının hedef alındığı, öğrencilerin şiddetle karşı karşıya kaldığı bir ortamda bu konuda bir zafiyet olduğu ortadadır. Asıl tartışılması gereken konu, bu yönetim boşluklarının nasıl oluştuğu ve bu boşlukların kimler tarafından nasıl istismar edildiğidir. Üniversite yönetiminin olayların tekrar etmemesi için hangi idari ve güvenlik tedbirlerini aldığını, öğrencilerin huzurunu korumak adına nasıl bir yol haritası belirlediğini kamuoyu adına merak ediyoruz. Üniversite yönetmek, yalnızca akademik takvimi yürütmek değil; öğrencinin hukukunu, kampüsün huzurunu ve devletin itibarını aynı anda koruyacak bir sorumluluk bilinci taşımaktır.