Kahramanmaraş’ta, Şanlıurfa’da ve başka şehirlerde önümüze düşen okul şiddeti haberleri artık tek tek olay değildir. Bunlar, toplumun tam ortasına bırakılmış alarm fişekleridir. Her yeni saldırı aynı soruyu daha ağır biçimde yüzümüze çarpıyor: Biz çocuk mu yetiştiriyoruz, yoksa öfkesine sınır koyulmamış, merhameti öğretilmemiş, şiddeti dil edinmiş bir kuşağı mı büyütüyoruz?
Acı olan şu: Bu çocuklar bir günde bu hale gelmiyor. Evde başlıyor her şey. Sınırın olmadığı, “hayır” kelimesinin unutturulduğu, her taşkınlığın mazeretle örtüldüğü evlerde karakter değil, kontrolsüz dürtü büyüyor. Sevgiyi disiplinle birlikte vermeyen aile, çocuğunu korumuş olmuyor; onu hayatın duvarına hazırlıksız bırakıyor. Sonra o duvara ilk çarpışında kırılan yalnızca o çocuk olmuyor. Bazen bir sınıf dağılıyor, bazen bir okul korkuya teslim oluyor, bazen de bir başka çocuğun hayatı kararıyor.
Bir başka büyük yanlış da şu: Uzun zamandır herkesi aynı sıraya oturtmayı eğitim sanıyoruz. Oysa her çocuk aynı okul iklimine uygun değildir. Bunu söylemek sert gelebilir ama hakikat budur. Okul düzenini sürekli bozan, arkadaşına korku salan, öğretmeni hedef gören, şiddeti güç gösterisi sayan profilleri yalnızca yaşları tuttu diye sistemin içinde zorla tutmak; eğitim değil, tehlikeyi ertelemektir. Öğrenmek isteyen çocukla tehdit üreten çocuğu aynı koridorda bekletmek, masumun hakkını hoyrata teslim etmektir.
Üstelik mesele yalnızca aile de değildir. Dijital dünya çocukların ruhunu kemiriyor. Şiddet artık uzak bir sahne değil; cebin içindeki ekranda dolaşan sıradan bir görüntü. Aşağılama mizaha, zorbalık görünürlüğe, saldırganlık da sahte bir güç duygusuna dönüşmüş durumda. Çocuk, insanı değil tepkiyi hesap ediyor. Merhamet geri çekiliyor, gösteri duygusu öne çıkıyor. Sonra biz de saldırıdan sonra dönüp “nasıl oldu” diye soruyoruz. Böyle oldu. Yavaş yavaş oldu. Göz göre göre oldu.
Burada bir kavramı da açıkça tartışmak zorundayız: “Suça sürüklenen çocuk.” Elbette çocukların ihmal, istismar, yoksulluk ve kötü çevre nedeniyle suça itilmesi bir gerçektir. Ama bu ifade artık birçok olayda sorumluluğu bulanıklaştıran, fail ile fiil arasına sis çeken bir kalıba dönüşmüş durumda. Çocuğu yalnızca edilgen bir özne gibi anlatan bu dil değişmelidir. Çünkü bazı çocuklar suça itilmekle kalmıyor; planlıyor, tehdit ediyor, tekrar ediyor ve çevresi için açık risk üretiyor. Bu yüzden yeni bir hukuk dili kurmalıyız: çocuğu koruyan ama toplumu da koruyan, merhameti zafiyete çevirmeyen, failin yaşını gözetirken mağdurun hakkını da unutmayan bir dil.
Burada Amerika’daki çocuk adalet sisteminin bazı yönleri dikkatle incelenmelidir. ABD’de genç fail sisteminin temel mantığı, sadece ceza değil; hesap verilebilirlik, hızlı müdahale, denetim ve yeniden topluma kazandırma ekseninde kuruludur. Federal çocuk adaleti yaklaşımı, gençlerin davranışlarının sonuçlarıyla yüzleşmesini, ama bunun yetişkin hapishanesi mantığıyla değil, ayrı bir çocuk adalet sistemi içinde ele alınmasını esas alır. Aynı yaklaşım, toplum güvenliği ile rehabilitasyonu birlikte düşünür; ayrıca yetişkin cezaevlerinin gençleri ıslah etmek yerine daha da sertleştirdiği tarihsel tecrübeden doğmuştur.
Bizim de tam olarak buna ihtiyacımız var. Cezaevlerini suçluyu profesyonelleştiren karanlık okullar olmaktan çıkarmalıyız. Islahı, psikolojik destekle, sıkı eğitimle, meslek edindirmeyle, disiplinle ve gerçek denetimle yeniden kurmalıyız. Kolluğun elini güçsüz, yargının önünü bağlı bırakan muğlak düzeni sürdürerek bu mesele çözülemez. Polis, savcı, hâkim ve okul idaresi; risk taşıyan çocuk karşısında ne yapacağını bilen, yaptığı işin arkasında güçlü yasa bulan bir çerçeveye kavuşmalıdır. Caydırıcılık da olmalı, ıslah da. Çünkü bunlar birbirinin düşmanı değil, tamamlayıcısıdır.
Şunu artık dürüstçe söyleyelim: Her çocuğu aynı sistemde zorla tutmak eğitim değildir. Her suçu “çocuktur” diye yumuşatmak merhamet değildir. Her saldırganı yalnızca mağduriyet cümleleriyle anlatmak adalet değildir. Adalet; masumu korumaktır, faili zamanında durdurmaktır, bozulanı ıslah etmektir, tekrarını önlemektir.
Okul, korkunun deneme sahası olamaz. Devletin görevi yalnızca kapıya güvenlik görevlisi dikmek değil; aileyi uyarmak, okulu güçlendirmek, kolluğu desteklemek, yargıyı etkinleştirmek ve suçu romantize etmeyen yeni bir çocuk adaleti dili kurmaktır.
Çünkü mesele yalnızca saldıran çocuk değildir. Mesele, onu o noktaya kadar taşıyan ihmal düzenidir. O düzeni değiştirmezsek daha çok konuşur, daha çok üzülür, daha çok geç kalırız.