Neredeyse herkesin mutfağında, çantasında, çalışma masasının çekmecesinde ya da gece yatmadan önce uzandığı komodinin üzerinde birkaç kutu takviye var artık. D vitamini, magnezyum, kolajen, omega-3, multivitamin, bitkisel kapsül, “bağışıklık güçlendirici” ürünler…
Modern insanın yeni ecza dolabı biraz da burasıdır.
Fakat mesele şu: Bu kutuların çoğu bazen ihtiyaçtan değil, korkudan, reklamdan, komşu tavsiyesinden, sosyal medya videosundan ya da “bir zararı olmaz” düşüncesinden doğuyor.
Oysa sağlıkta en tehlikeli cümlelerden biri budur:
“Zararı olmaz.”
Olabilir.
Hem de hiç beklenmedik yerden olabilir.
Bugün takviye dünyasında üç büyük yanılgı var:
“Doğal ise zararsızdır.”
Hayır. Zehirli mantar da doğaldır. Doğallık, güvenlik belgesi değildir.
“Popüler ise faydalıdır.”
Hayır. Popülerlik çoğu zaman bilimin değil, pazarlamanın zaferidir.
“Birinde işe yaradıysa bende de işe yarar.”
Hayır. İnsan vücudu fotokopi makinesi değildir. Yaş, hastalık, ilaç kullanımı, karaciğer ve böbrek fonksiyonları, beslenme düzeni, genetik yapı, gebelik, emzirme, kan değerleri… Hepsi tabloyu değiştirir.
Biyoloji bu kadar basit değildir.
Burada takviyeleri bütünüyle mahkûm etmek doğru olmaz. Takviyeler düşman değildir; bilinçsiz kullanım sorundur. Doğru kişide, doğru eksiklikte, doğru formda, doğru dozda ve doğru süreyle kullanıldığında elbette fayda sağlayabilirler.
Eksikliği saptanmış bir kişide D vitamini, B12, demir, folik asit, magnezyum ya da omega-3 desteği yaşam kalitesini artırabilir, tedavi sürecine katkı sunabilir. Ancak bunun yolu sosyal medya tavsiyesi değil; kişinin yaşı, hastalıkları, kullandığı ilaçlar, kan değerleri ve genel sağlık durumu dikkate alınarak yapılan bilinçli değerlendirmedir.
Takviye, doğru zeminde anlamlıdır; yanlış zeminde ise fayda değil karmaşa üretir.
Bir kişide eksikliği tamamlayan madde, başka bir kişide fazlalığa dönüşebilir. Birinde fayda gibi görünen etki, diğerinde çarpıntı, tansiyon dalgalanması, mide sorunu, karaciğer yükü, böbrek problemi ya da kullandığı ilaçla etkileşim olarak geri dönebilir.
Takviye dediğimiz şey masum şekerleme değildir. Vücuda giren her madde bir işlemin parçası olur. Emilimi vardır, metabolizması vardır, atılımı vardır, etkileşimi vardır.
Bugün en büyük problem, insanların hastalıklarından çok eksiklik aramaya başlamasıdır. Yorgun olan hemen vitamin arıyor. Saçı dökülen hemen biotin alıyor. Eklem ağrısı olan kolajene sarılıyor. Uykusuz kalan melatonine yöneliyor. Stresli olan magnezyum kutusuna uzanıyor.
Bazen gerçekten eksiklik vardır. Bazen takviye gerekebilir. Fakat asıl mesele şudur:
İhtiyaç var mı? Doz doğru mu? Form doğru mu? Süre doğru mu? Kişi için güvenli mi?
Bu sorular sorulmadan kullanılan her takviye, sağlık değil tahmindir.
Tahminle sağlık yönetilmez.
Hele sosyal medyada “ben kullandım çok iyi geldi” cümlesiyle hiç yönetilmez. Çünkü anlatılmayan çok şey vardır. O kişinin yaşı nedir? Hastalığı var mı? Kan değeri neydi? Hangi ilacı kullanıyordu? Etki gerçekten üründen mi oldu, yoksa yaşam tarzı mı değişti?
Bunlar sorulmadan yapılan tavsiye, sağlık tavsiyesi değil dijital dedikodudur.
Takviye piyasası büyüdükçe, insanın zaaflarını çok iyi okuyan bir dil de büyüdü. “Enerji verir”, “bağışıklığı destekler”, “gençleştirir”, “yağ yakar”, “uykuyu düzenler”, “zihni açar” gibi cümleler kulağa hoş gelir. Çünkü herkes daha dinç, daha genç, daha güçlü, daha sakin, daha zayıf, daha parlak görünmek ister.
Pazarlama tam da bu arzuların kapısında nöbet tutar.
Fakat sağlık, reklam cümlelerinin parıltısına teslim edilemeyecek kadar ciddi bir meseledir.
Bir başka sorun da şudur: İnsanlar takviyeyi bazen kötü yaşam tarzının kefareti gibi görüyor. Az uyuyor, kötü besleniyor, hareketsiz kalıyor, sigara içiyor, stresini yönetemiyor; sonra birkaç kapsülle denge kurmaya çalışıyor.
Bu, çatısı akan eve güzel perde asmaktır.
Önce temel meseleler konuşulmalı: Uyku, beslenme, hareket, güneş, su tüketimi, stres, kronik hastalıklar, ilaçlar, laboratuvar değerleri… Bunlar değerlendirilmeden takviye konuşmak eksik bir tartışmadır.
Elbette bazı gruplarda takviye hayati olabilir. Demir eksikliği olan, B12 eksikliği saptanan, D vitamini düşüklüğü bulunan, gebelik döneminde hekim önerisiyle folik asit kullanan, belirli hastalıklar nedeniyle özel desteğe ihtiyaç duyan kişiler vardır.
Burada mesele takviyeye karşı olmak değildir.
Mesele, takviyeyi akıl dışı bir alışkanlığa dönüştürmemektir.
Çünkü eksiklik kadar fazlalık da sorundur. Vitaminin de, mineralin de, bitkisel ürünün de fazlası zarar verebilir. Üstelik “bitkisel” ürünler de ilaçlarla etkileşebilir. Kan sulandırıcı kullanan birinin aldığı gelişigüzel ürün, masum bir destek olmaktan çıkabilir. Karaciğer veya böbrek hastalığı olan biri için rastgele takviye ciddi risk oluşturabilir.
Bu yüzden en doğru cümle şudur:
Takviye, eksikliği kapatmak için kullanılmalıdır; belirsiz korkuları beslemek için değil.
Toplum olarak sağlık okuryazarlığını güçlendirmemiz gerekiyor. Her kutunun arkasında bilim yoktur. Her parlak etiket güvenilirlik anlamına gelmez. Her tavsiye iyi niyetli olsa da doğru değildir. Her “doğal” ürün zararsız değildir.
Sağlıkta asıl ihtiyaç, daha çok kapsül değil; daha çok bilinçtir.
Hekime danışmadan, kan değerlerine bakmadan, kullanılan ilaçlarla etkileşimi sorgulamadan, doz, form ve süre planı yapılmadan takviye kullanmak yaygın ama doğru olmayan bir alışkanlıktır.
İnsan vücudu pazarlama sloganlarıyla değil, biyolojik gerçeklerle çalışır.
Ve biyoloji, sosyal medya kadar aceleci değildir.
Bugün herkesin kendine sorması gereken soru şudur:
Ben bu takviyeyi gerçekten ihtiyaç olduğu için mi kullanıyorum, yoksa bana ihtiyaç varmış gibi hissettirildiği için mi?
Bu soruya dürüst cevap vermeden açılan her kutu, sağlığa değil belirsizliğe hizmet eder.