Son yıllarda hangi hastaneye gitsek benzer bir manzarayla karşılaşıyoruz: Poliklinikler dolu, tahlil birimleri yoğun, görüntüleme sıraları uzun, aciller kalabalık, sağlık çalışanları büyük bir yükün altında hizmet vermeye çalışıyor.

Elbette devletimiz sağlık hizmetlerini ayakta tutmak için büyük bir gayret gösteriyor. Hastaneler çalışıyor, tetkikler yapılıyor, ilaçlar karşılanıyor, ameliyatlar sürüyor. Fakat asıl soru artık şudur: Bu kadar çok insan neden hasta oluyor?

Mesele yalnızca hastanelerin kapasitesi değildir. Mesele, toplumu hasta eden şartların her geçen gün büyümesidir.

Bugün Türkiye’nin önünde yeni bir sağlık paradigması kurma mecburiyeti vardır: Hastalanınca tedavi eden değil, hastalanmamayı önceleyen bir sistem.

Sağlık Bakanımız Prof. Dr. Kemal Memişoğlu’nun bu meseleyi en iyi görebilecek isimlerden biri olduğuna inanıyorum. Uzun yıllar hekimlik yapmış, İstanbul İl Sağlık Müdürlüğü görevinde sahayı tanımış, hastanenin koridorunu, hekimin yükünü, vatandaşın derdini bilen bir isim. Halkın içinden gelen, sağlık sistemini masa başından değil, sahadan okuyan bir bakan profili var.

Bu nedenle inanıyorum ki o da bu “hastalık üreten düzenin” farkındadır.

Bugün gıda zincirinden tütün kullanımına, mikroplastiklerden pestisitlere, obeziteden hareketsiz yaşama, bağımlılık endüstrilerinden şehirleşme biçimimize kadar birçok unsur insan sağlığını sessizce aşındırıyor. Biz ise çoğu zaman bu aşınmanın sonucunu hastane kapılarında karşılıyoruz.

Bir tarafta şeker, tuz ve katkı maddeleriyle yüklü gıdalar; diğer tarafta tütün ve elektronik sigara endüstrisinin sinsi pazarlama dili… Bir tarafta ekran bağımlılığı, hareketsizlik ve obezite… Bir tarafta sofraya kadar giren pestisit riski; diğer tarafta suya, havaya, kana karışan mikroplastikler…

Bütün bunlar yalnızca bireysel tercih meselesi değildir. Bu, doğrudan halk sağlığı ve milli ekonomi meselesidir.

Bir insan hastalandığında yalnızca kendisi acı çekmez. Ailesi etkilenir, iş gücü azalır, üretim kaybı oluşur, sosyal güvenlik sistemi yük taşır, hastaneler dolar, hekimler tükenir, kamu bütçesi zorlanır. Yani hastalık, görünmeyen büyük bir ekonomik faturadır.

Bu yüzden sağlık politikası sadece hastane politikası olamaz. Sağlık politikası; tarım politikasıdır, gıda politikasıdır, eğitim politikasıdır, şehircilik politikasıdır, çevre politikasıdır, medya politikasıdır.

Okullarda sağlıklı beslenme kültürü güçlendirilmeden obeziteyle mücadele edilemez. Tütünle mücadele yalnızca afişlerle yürütülemez. Gıda etiketleri daha açık, daha anlaşılır, daha caydırıcı hale getirilmeden vatandaş korunamaz. Pestisit denetimleri sıkılaştırılmadan sofradaki risk azaltılamaz. Mikroplastik meselesi çevre başlığına sıkıştırılamaz. Çocuklara hareket alanı sunmayan şehirlerde sağlıklı nesil yetiştirilemez.

Hastanelerimiz ne kadar güçlü olursa olsun, insanı sürekli hasta eden bir hayat düzeni devam ederse sağlık sistemi bir noktada yorulur. En modern hastane bile yanlış beslenmenin, bağımlılıkların, çevresel kirlenmenin ve hareketsizliğin ürettiği yükü tek başına taşıyamaz.

Türkiye’nin yeni hedefi şu olmalıdır: Daha çok hastane değil, daha az hasta.

Elbette hastane yapılacak, cihaz alınacak, hekim yetiştirilecek, tedavi hizmetleri güçlendirilecektir. Bunlar vazgeçilmezdir. Fakat asıl başarı, hastane koridorlarındaki kalabalığı azaltabilmektir. Gerçek sağlık devrimi, insanların hastaneye daha az ihtiyaç duyduğu bir ülke kurmaktır.

Bunun için Sağlık Bakanlığı tek başına bırakılmamalıdır. Tarım ve Orman Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, Gençlik ve Spor Bakanlığı, belediyeler, medya kuruluşları, üniversiteler ve sivil toplum aynı masaya oturmalıdır.

Çünkü sağlığı korumak, yalnızca doktorun görevi değildir. Sağlığı korumak, devlet aklının tamamını ilgilendiren büyük bir medeniyet meselesidir.

Hastanelerdeki yoğunluk bize açık bir hakikati gösteriyor: Türkiye sağlık hizmetinde büyük bir kapasite kurmuştur. Fakat şimdi daha büyük bir adım atmak zorundayız. Hastalığı tedavi eden Türkiye’den, hastalığı önleyen Türkiye’ye geçmeliyiz.

Bu dönüşüm geciktikçe hem insanımızın bedeni hem devletimizin bütçesi ağır bir yük altında kalacaktır.

Artık mesele şudur: Hastaneleri büyütmek yetmez, hastalığı küçültmek gerekir.