Düşmeye gör bir kere… Dün alkışlayanların sesi kısılır, dün omuz verenlerin eli cebine girer, dün methiyeler düzenlerin dili bir anda taş kesilir. Hele bir de düşen kişi devlet görevi yapmış, şehirler yönetmiş, kalabalıkların önünde durmuş, milletin acısına ve sevincine temas etmiş bir isimse, mesele artık yalnızca hukukî bir sürecin konusu olmaktan çıkar; toplumun karakterini gösteren büyük bir imtihana dönüşür.
Eski Tunceli Valisi Tuncay Sonel’in tutuklanması elbette hafife alınacak, geçiştirilecek, görmezden gelinecek bir hadise değildir. Ortada yıllardır acısı dinmeyen, cevabı beklenen, bir ailenin yüreğinde kapanmayan yara hâline gelen Gülistan Doku dosyası vardır. Bu dosyada hakikat bütün çıplaklığıyla ortaya çıkarılmalı, kim ne yaptıysa, kim neyi eksik bıraktıysa, kim hangi sınırı aştıysa hukuk önünde hesabı sorulmalıdır.
Bunda tereddüt yoktur.
Devletin itibarı, devlet görevlilerinin dokunulmaz zannedilmesiyle değil; hakikatin üzerine gidilmesiyle korunur. Makamı olanın hatası örtülürse devlet küçülür. Yetkisi olanın yanlışı sorgulanmazsa adalet incinir. Bir evladın akıbetini arayan ailenin feryadı duyulmazsa toplumun vicdanı kararır.
Fakat bütün bunları söylerken bir başka hakikati de görmek zorundayız.
Bizde bir insan tökezledi mi, yalnızca düştüğü yere bakılmaz. Hemen geçmişi kazılır, çevresi didiklenir, görev yaptığı şehirler sıraya dizilir, imza attığı her dosya yeniden mahkeme kürsüsüne çıkarılır. Hatta çoğu zaman elde delil olmadan, bağ kurulmadan, somut bilgi ortaya konmadan bütün karanlıklar bir kişinin üzerine yıkılmaya çalışılır.
İşte bizim kadim hastalığımız budur.
“Vurun abalıya” anlayışı bu topraklarda ne yazık ki çok eskidir. Bir kişi gözden düştü mü, artık onun hakkında konuşmak serbest zannedilir. Suçlama ile hüküm arasındaki mesafe yok edilir. İddia ile ispat aynı kefeye konur. Mahkeme kararından önce sosyal medya karar verir. Dosyadan önce kalabalıklar hüküm keser.
Bu adalet değildir.
Bu hakikat arayışı hiç değildir.
Bir valinin, bir bürokratın, bir devlet adamının hakkında soruşturma yürütülmesi başka şeydir; görev yaptığı her yerde yaşanmış bütün kriminal olayları ona bağlamaya çalışmak başka şeydir. Hukukta bunun adı delil değildir, illiyet bağı değildir, yargılama değildir. Bunun adı olsa olsa öfkenin dosya kılığına sokulmasıdır.
Hukuk, öfkeyle değil delille yürür.
Tanık ister, belge ister, kayıt ister, zaman çizelgesi ister. “Ben zaten şüpheleniyordum”, “mutlaka bir şey vardır”, “geçmişte de şöyle olmuştu” gibi cümlelerle adalet kurulmaz. Böyle yapılırsa gerçek suç da görünmez hâle gelir, gerçek sorumluluk da kalabalık iddiaların sisi içinde kaybolur.
Gülistan Doku dosyası gibi hassas bir meselede en büyük sorumluluk, hakikati bulma iradesini sulandırmamaktır. Eğer ihmaller varsa ortaya çıkarılmalıdır. Eğer görevi kötüye kullanma varsa hesabı sorulmalıdır. Eğer deliller karartıldıysa bunun bedeli hukuk içinde belirlenmelidir. Ama bunların hiçbiri, kişiye geçmişten bugüne bütün kötülükleri yükleme kolaycılığına dönüşmemelidir.
Çünkü adalet, yalnızca suçluyu cezalandırmak değildir; suçsuzu da kalabalıkların insafına terk etmemektir.
Burada insanı en çok yaralayan taraflardan biri de evlat imtihanıdır. Allah kimseyi evladıyla sınamasın. Evlat, insanın en yumuşak yeridir. Makamın, üniformanın, protokolün, makam aracının, kalabalıkların arkasında bile insan en çok evladından sınanır. Bir baba, bir anne, bir aile, böyle bir dosyanın gölgesinde kaldığında yalnızca hukukî bir süreç yaşamaz; toplumun bakışıyla, dedikoduyla, ithamla, suskunlukla ve yalnızlıkla da mücadele eder.
Bu noktada devlet adamlığı dediğimiz kavramın ne kadar ağır bir yük olduğu bir kez daha ortaya çıkar.
Devlet adamı olmak yalnızca törenlerde konuşmak, şehirleri yönetmek, dosyalara imza atmak değildir. Devlet adamlığı, en zor anda bile hukuk çizgisinden ayrılmamaktır. Aile, yakın çevre, makam gücü, kamu otoritesi ve vicdan arasında sıkışıldığında, insanın yönünü tayin eden şey basiret olmalıdır.
Basiret yoksa makam insanı büyütmez, aksine ezer.
Yetki, dikkat ister. Nüfuz, daha büyük dikkat ister. Bir kamu görevlisinin en küçük müdahalesi bile yıllar sonra başka bir anlam kazanabilir. “Ben hallederim” duygusu, devlette en tehlikeli duygulardan biridir. Çünkü devlet şahıs iradesiyle değil usulle ayakta kalır. Usul bozuldu mu, iyi niyet bile şüpheli hâle gelir.
Bu hadiseden devlet görevinde bulunan herkesin çıkaracağı ders vardır.
Hiçbir makam kalıcı değildir. Hiçbir koltuk sahibine ebedî zırh sunmaz. Bugün önünde kapılar açılan insan, yarın mahkeme koridorunda tek başına kalabilir. Bugün kalabalıkların alkışladığı isim, yarın aynı kalabalıkların suskunluğuyla karşılaşabilir. O yüzden devlet görevi yapan herkes, kendisini değil hukuku güçlü kılmalıdır.
Çünkü insanı sonunda koruyacak olan dost çevresi değil, temiz usuldür.
Topluma düşen ders ise daha ağırdır.
Biz düşeni seyretmeyi seviyoruz. Hatta kimi zaman düşenin başına geleni anlamadan, dosyayı okumadan, iddiayı tartmadan, yalnızca kendi öfkemize uygun bir hikâye kuruyoruz. Sonra o hikâyeyi gerçek zannediyoruz. Sosyal medya meydanlarında herkes savcı, herkes hâkim, herkes infaz memuru kesiliyor.
Oysa insan olmak, en çok böyle zamanlarda gerekir.
Acılı aileye saygı duymak gerekir. Hakikatin ortaya çıkmasını istemek gerekir. Soruşturmanın selametine zarar vermemek gerekir. Suçlama ile mahkûmiyet arasındaki farkı unutmamak gerekir. Ve en önemlisi, bir insanın düşüşünü toplu intikam ayinine çevirmemek gerekir.
Tuncay Sonel hakkında yürütülen süreç elbette hukuk içinde takip edilmelidir. Ne üzeri örtülmeli ne de peşinen hüküm verilmelidir. Ne geçmiş hizmetleri bugünkü iddiaları görünmez kılmalı ne de bugünkü iddialar bütün geçmişi karanlığa boyamalıdır.
Ölçü budur.
Adaletin terazisi iki kefelidir. Bir kefesinde mağdurun hakkı, diğer kefesinde masumiyet karinesi vardır. Bu iki kefeden birini kırarsanız, geriye adalet değil yalnızca öfkenin gürültüsü kalır.
Bizim ihtiyacımız gürültü değil, hakikattir.
Gülistan Doku’nun ailesi hakikati bekliyor. Toplum hakikati bekliyor. Devletin itibarı da hakikatin ortaya çıkmasına bağlı. Ama hakikate giden yol, dedikodu taşlarıyla döşenmez. Hakikate giden yol, hukukla, sabırla, delille, ciddiyetle açılır.
Bugün bize düşen, ne kör savunuculuk ne de kör saldırganlıktır.
Bize düşen, adalet duygusunu ayakta tutmaktır. Bir yandan kaybolan bir genç kızın hesabını sormak, diğer yandan hakkında kesin hüküm verilmemiş bir insanı toplumun insafına terk etmemektir. Bir yandan devlet görevlilerinden basiret beklemek, diğer yandan kendi dilimize de basiret kazandırmaktır.
Çünkü dil de adaleti yaralayabilir.
Bir söz, bazen mahkeme kararından önce insanı mahkûm eder. Bir paylaşım, bazen yılların emeğini bir anda çöpe atar. Bir ima, bazen hakikatin önüne geçer. Bu yüzden zor zamanlarda konuşmak kadar susmayı bilmek de erdemdir.
Düşmeye gör…
İnsanın yalnızca ayağı kaymaz bu memlekette; itibarı da, geçmişi de, hatırası da, hatta dokunduğu bütün şehirler de aynı çamura çekilmek istenir.
Oysa bize yakışan bu değildir.
Bize yakışan, hakkı hakikatle aramak; öfkeyi hukukla sınırlamak; acıyı istismar etmemek; düşeni de, mağduru da, devleti de, adaleti de aynı ciddiyetle düşünmektir.
Allah kimseyi evladıyla imtihan etmesin.
Allah devlet adamlarımıza basiret versin.
Allah bizi de düşenin ardından taş toplayanlardan değil, adaletin terazisini ayakta tutanlardan eylesin.