Devlet ile vatandaş arasındaki ilişki güven üzerine kurulur. Bu güven zedelendiğinde, en doğru uygulama bile vatandaşın gözünde şüpheli hale gelir. Bugün yaşadığımız mesele tam da budur.

Aydın’da bir vatandaşın, TÜİK’ten aradığını söyleyen kişiye inanmayıp anket talebini reddettiği için 18 bin 991 TL ceza ile karşılaşması sıradan bir idari işlem olarak geçiştirilemez. Bu olay, kamu yönetiminin vatandaşla kurduğu iletişimde ciddi bir akıl tutulmasına işaret etmektedir.

Çünkü artık Türkiye’de vatandaşın telefonu yalnızca yakınlarından, işinden ya da resmi kurumlardan gelen çağrılarla çalmıyor. Her gün sahte banka mesajları geliyor. Her gün “kargonuz beklemede” linkleri düşüyor. Her gün “icra takibi başlatıldı”, “hesabınız bloke edildi”, “ödül kazandınız”, “adınıza işlem yapıldı” yalanlarıyla insanlar tuzağa çekiliyor.

Daha acısı ne biliyor musunuz?

Vatandaşın adı, soyadı, telefonu, adresi, kimlik bilgileri, hatta aile bilgileri bile çeşitli dijital sızıntılarla ortalıkta dolaşıyor. İnsanlar artık yalnızca bilinmeyen numaradan değil, kendisini adıyla çağıran dolandırıcıdan bile korkuyor.

Böyle bir ülkede, tanımadığı bir numaradan gelen “TÜİK’ten arıyoruz, yılın ailesi seçildiniz, evinize gelip anket yapacağız” cümlesine şüpheyle yaklaşan vatandaşı cezalandırmak adalet değildir. Bu, vatandaşın güvenlik refleksini cezalandırmaktır.

Devlet önce şunu kabul etmelidir: Vatandaşın şüphesi keyfî değildir. Vatandaş paranoyak değildir. Vatandaş devlete düşman değildir. Vatandaş sadece kendisini korumaya çalışmaktadır.

Eğer bugün kamu kurumu adına arayan kişi ile dolandırıcı adına arayan kişi vatandaşın kulağında birbirine benziyorsa, suç vatandaşa kesilemez. Burada sorun vatandaşa değil, sisteme aittir.

Kaldı ki mesele sadece uygulama meselesi de değildir. “Yasa böyle” denilerek bu yanlış örtülemez. Eğer yasa, dolandırıcılık korkusu yaşayan vatandaşı cezalandırmaya imkân veriyorsa, o zaman sorun yasadadır. Kanun, hayatın gerçeklerinden kopmuşsa adalet üretmez; bürokratik zulüm üretir.

Yasa vatandaş için vardır. Vatandaşı korumayan, vatandaşı anlamayan, vatandaşın maruz kaldığı dijital tehditleri görmeyen bir yasal düzenleme yeniden ele alınmalıdır.

Bir kamu kurumu vatandaşa ulaşmak istiyorsa bunu belirsiz numaralar, ani aramalar ve güven vermeyen ifadelerle yapamaz. Hele ki ev ziyareti gibi kişisel güvenlik alanına giren bir konuda vatandaşın “Ben buna inanmıyorum” deme hakkı sonuna kadar vardır.

Devlet, vatandaşına ceza göndermeden önce güvenli doğrulama sistemi göndermelidir.

E-Devlet bildirimi var mı? Resmi SMS var mı? Arayan görevlinin kimliği sistemden doğrulanabiliyor mu? Vatandaş, “Bu arama gerçek mi?” diye sorguladığında ulaşacağı tek ve net bir kanal var mı? Kurum, bu anketin yapılacağını önceden yazılı şekilde bildirmiş mi?

Bunlar yoksa, vatandaşa ceza kesmek kolaycılıktır.

Veri güvenliğinin bu kadar tartışıldığı, milyonlarca insanın kişisel bilgisinin kimlerin elinde olduğunun bilinmediği bir dönemde, vatandaşın devletten beklediği şey tehdit değil teminattır. Devlet “Bana inanmadın, ceza öde” diyemez. Devlet “Sana güvenli şekilde ulaşamadıysam, sistemi düzelteyim” demelidir.

Bugün mesele TÜİK meselesi değildir. Mesele devlet aklı meselesidir. Mesele kamu yönetiminin vatandaşı hâlâ eski dünyanın saf, sorgusuz, telefonda duyduğu her söze inanan insanı sanmasıdır.

O dünya bitti.

Artık vatandaş, telefonuna gelen her aramayı sorgulamak zorundadır. Çünkü sorgulamazsa dolandırılır. Sorgularsa cezalandırılır. Böyle bir ikilem kabul edilemez.

Devlet, vatandaşı iki ateş arasında bırakamaz.

Bir tarafta dolandırıcı, diğer tarafta ceza tehdidi varsa, orada kamu düzeni değil güvensizlik düzeni oluşur.

Bu nedenle yapılması gereken bellidir: Bu tür cezalar yeniden değerlendirilmeli, iyi niyetli güvenlik şüphesi açıkça korunmalı, kamu kurumlarının vatandaşla temas yöntemleri çağın şartlarına uygun hale getirilmelidir. Anket yapılacaksa sistem şeffaf olmalı, doğrulanabilir olmalı, vatandaşın evine kimin, ne zaman, hangi görevle geleceği e-Devlet üzerinden görülebilmelidir.

Devlet güçlüdür. Ama devletin gücü vatandaşa ceza kesmekle değil, vatandaşı korumakla görünür.

Bugün devlete düşen, şüphelenen vatandaşı cezalandırmak değil; o şüpheyi doğuran zemini ortadan kaldırmaktır.

Çünkü vatandaşın verisini koruyamayan, vatandaşın telefonunu dolandırıcılara karşı güvenli hale getiremeyen, vatandaşın kapısına gelen kişinin kim olduğunu açıkça teyit ettiremeyen bir sistemin, “Bana neden inanmadın?” diye ceza kesmesi kabul edilemez.

Bu adil değildir.

Bu makul değildir.

Bu devlet ciddiyetiyle bağdaşmaz.