Gerçek bir yaşam öyküsü: Andras Toma. Bir Macar askerinin yarım asırlık hikâyesinden esinlenilmiştir.

O iki kelime gözlerde söylendi, dudaklara gerek kalmadan. Elli üç yılın bütün hasreti, bütün özlemi, bütün bekleyişi o bakışmada eriyip gitti.
Ve sonra Anna bir adım attı. Bir adım daha. Şimdi Andras'ın önünde duruyordu. Gözleri gözlerinde, nefesi nefesinde. Elli üç yılın mesafesi, şimdi bir adımlık yere sığmıştı.
Andras'ın elleri titremeye başladı. O eller, demire şekil veren, ateşe hükmeden, nal döven eller, şimdi karşısındaki kadının ellerine dokunacak olmanın heyecanıyla titriyordu. Ama o kadın, onun gözünde hâlâ kundağın içindeki bebekti. Saçları ağarmış, yüzü kırışmış, elleri nasırlıydı ama Andras onun pembe yüzlü, minik yumruğu havada, dudaklarında tükürük kabarcığı olan o bebek olduğunu biliyordu.
Elleri kalktı. Havada bir an asılı kaldı, sanki cesaret bulmaya çalışıyordu. Ya dokunursa ve her şey bir rüya çıkarsa? Ya elleri boşluğa giderse? Ya o bebek, o yumruk, o pembe yüz bir hayalse?
Anna onun tereddütünü gördü. Kendi ellerini kaldırdı, Andras'ın ellerinin üzerine koydu. Sıcak, sağlam, gerçek.
— Dokun, ağabey, dedi fısıltıyla. Dokun artık. Elli üç yıl bekledin. Yeter.
Andras'ın parmakları Anna'nın ellerine değdi. Önce usulca, çekinerek, tıpkı bir kuşa dokunur gibi. Parmağının ucuyla Anna'nın elinin sırtını yokladı. Sonra avucunun içine aldı, sıktı. Sımsıkı tuttu, bırakmamacasına.
O anda elli üç yılın bütün bentleri yıkıldı.
Andras'ın gözleri doldu. Öyle durdu, öyle baktı, öyle hissetti ki, yıllardır donmuş olan o buz kütlesi işte tam o anda, görünür bir şekilde erimeye başladı. Önce bir damla belirdi gözünün kenarında, küçücük, ürkek, sanki akmaya cesaret edemiyor. Elli üç yıldır akmayan gözyaşları, şimdi yolunu arıyordu.
Sonra bir damla daha, bir damla daha, bir damla daha... Ve sonra bütün bentler yıkıldı, bütün setler aşıldı, bütün karlar eridi.
Andras ağlıyordu.
Elli üç yıl sonra ilk kez ağlıyordu. Sessizce, derinden, öyle içten ağlıyordu ki, gözyaşları yanaklarından süzülürken sanki yılların biriktirdiği bütün acıları, bütün hasretleri, bütün özlemleri taşıyordu. Omuzları sarsılıyor, elleri titriyor, nefesi kesiliyordu. Ama bırakmıyordu Anna'nın elini. Bırakmak istemiyordu. Belki bırakırsa her şey yok olacaktı.
Anna onun ağladığını görünce dayanamadı, diz çöktü sandalyenin önünde, sımsıkı sarıldı ağabeyine. İki kardeş, elli üç yıl sonra birbirine kenetlendi. Anna'nın gözyaşları Andras'ın omzuna damlıyor, Andras'ın gözyaşları Anna'nın saçlarına karışıyordu. İkisi de konuşmuyordu. Konuşmaya gerek yoktu. Çünkü gözyaşları, kelimelerin söyleyemediği her şeyi söylüyordu.
— Panni... Panni... Panni... diye mırıldandı Andras. Elli üç yıldır içinde sakladığı o isim, şimdi dudaklarından dökülüyordu. Panni... Küçük kız kardeşi... Onu hiç söyleyememişti, şimdi söylüyordu. Panni... Panni... Panni...
Anna hıçkırarak cevap verdi:
— Itt vagyok, ağabey. Buradayım. Hiç gitmedim. Hep burada, hep seni bekledim. Her gece dua ettim. Her sabah kapıya baktım. Her akşam içimden adını söyledim. Andras, Andras, Andras... Geri gel diye. Ve geldin. Geldin işte.
Andras onu daha sıkı sardı. Elli üç yılın bütün keşkeleri bir anda içine doldu ve şunu fısıldadı:
— Keşke... Keşke o zaman, giderken, dönüp şu küçük bebeğe, onun küçücük yumruk sıkan ellerine dokunsaydım. Ama işte şimdi dokunuyorum. Elli üç yıl geç de olsa. Şükür, şükür, şükür.
Tam o sırada kapının aralığında bir gölge belirdi. Yaşlı bir adam, elleri nasırlı, yüzü çizgili, gözleri dolu dolu. Janos. Andras onu görür görmez tanıdı. Elli üç yıl önce, o tehlikeli günde, babasının pantolon paçasına yapışmış, kocaman gözlerle bakan yedi yaşındaki çocuktu o. Şimdi altmış üçündeydi, saçları ağarmış, omuzları çökmüştü. Ama gözleri aynıydı. Hâlâ kocaman, hâlâ anlamaya çalışan, hâlâ ağabeyini bekleyen gözler.
Andras başını kaldırdı, Janos'un gözlerine baktı. Bir şey söylemek istedi, söyleyemedi. Ama gözleri söyledi: Tanıdım seni, küçük kardeş.
Janos dayanamadı, ileri atıldı, sımsıkı sarıldı ağabeyine. İki el daha, birbirine kenetlendi. Andras'ın nasırlı, çatlak elleri. Janos'un nasırlı, yıpranmış, çiftçi elleri. Elli üç yıl önce birbirine dokunamayan eller, şimdi birbirini buldu.
— Janos... Janos... dedi Andras. Küçük Janos... Büyümüşsün.
Janos ağlıyordu:
— Sen hiç büyümedin ağabey. Hep aynı kaldın. Hep aklımda, hep kalbimde. O gün giderken arkanı döndüğünde, ben anlamamıştım. Ama sonra anladım. Her geçen yıl biraz daha anladım. Seni bir daha göremeyeceğimi anladım. Ama işte... İşte geldin.
Üç kardeş, birbirine sarılmış, ağlıyordu. Odadaki herkes ağlıyordu. Albay Erdos, Dr. Veer, hemşireler, askerler, gazeteciler, kalabalık. Herkes. O an, o odada, duvarların arasında sıkışıp kalmış bütün acılar, bütün hasretler, bütün bekleyişler gözyaşına dönüştü aktı.
O an, Kotelnich'teki bütün karlar eridi.
Öyle bir eridi ki, kırk dört kışın tortusu birden çözüldü, yılların biriktirdiği beyazlık tek bir anda süzülüp gitti. Parmaklıklar paslı nefeslerini bıraktı, duvarlar yılların yorgunluğuyla saydamlaştı, mesafeler bir kardeş kucağı gibi daraldı.
Andras o an anladı: Kotelnich yoktu artık, yalnızca Sulyanbokor vardı. Doktor yoktu, yalnızca Anna vardı. Yabancı yoktu, yalnızca Janos vardı.
Ve o, artık yalnız değildi.
Burası Sulyanbokor'du. Burası evdi.
Janos ayrıldı sarılmadan, gözlerini sildi, gülümsedi. "Bizimki olduğuna eminiz" dedi, "ama testler kanıtlayana kadar daha fazla bir şey söylemeyelim." Temkinliydi, çünkü seksen iki aile gelmiş, seksen ikisi de gitmişti. Ama içinden biliyordu: Bu adam onun ağabeyiydi.
Anna hâlâ ağlıyordu. Janos onun yanına gitti, omzuna dokundu. "Panni" dedi, "bak, geldi işte. Duaların kabul oldu."
Anna başını kaldırdı, gözyaşlarını sildi. "Elli üç yıl" dedi, "her gece onun için dua ettim. Yatarken bir dua etmeden uyuyamazdım. Elli üç yıl boyunca her gün duamı ettim. Tanrım, dedim, onu bana geri ver. Ölmüş olsa bile, mezarını bulayım, bir avuç toprak alayım. Ama işte... O ölmemiş. O yaşamış. Benim için yaşamış."
Andras onu dinliyordu. Sadece kulaklarıyla değil, bütün varlığıyla. Başını hafifçe çevirdi, Anna'ya baktı. O anda anladı: Onu hayatta tutan sadece kavakların hışırtısı değildi. Onu hayatta tutan, binlerce kilometre ötede, her gece onun için dua eden bir kız kardeşin sesiydi. O ses, duvarları aşmış, parmaklıkları delmiş, elli üç yıl boyunca ona ulaşmıştı. Duymamıştı belki ama hissetmişti. İçinde bir yerlerde, hep o sıcaklık vardı.
Anna elini uzattı, Andras'ın elini tuttu. "Gel" dedi, "eve gidelim. Seni odana götüreyim."
Tekerlekli sandalyeyi ittiler, evin kapısından içeri soktular. Küçük bir evdi, mütevazı, temiz. Duvarlarda eski fotoğraflar, bir dolap, bir masa, bir yatak. Anna'nın hazırladığı oda. Pencereden dışarı bakınca kavaklar görünüyordu. Sulyanbokor'un kavakları. Gerçek kavaklar. Parmaklıksız pencereden görünen, özgür kavaklar.
Andras pencereye gitti, durdu. Uzun uzun baktı. Yapraklar hışırdıyordu. Aynı hışırtı. Elli üç yıl önce duyduğu hışırtı. Ama bu kez farklıydı. Bu kez hışırtının içinde bir ses daha vardı: Anna'nın nefesi, Janos'un adımları, memleketin kokusu.
Döndü, arkaya baktı. Anna ve Janos kapıda duruyor, ona bakıyordu. İkisi de gülümsüyordu. Gözleri hâlâ yaşlıydı ama yüzlerinde bir huzur vardı, tarifsiz bir huzur.
Andras bir şey söylemek istedi. Dudakları aralandı, sesi çıkmadı. Öksürdü, yeniden denedi. Ve sonra, elli üç yıl sonra ilk kez, bir evde, kardeşlerine seslendi:
— Köszönöm. Teşekkür ederim.
İki kelime. Ama içinde bir ömür vardı. Teşekkür ederim beklediğiniz için. Teşekkür ederim unutmadığınız için. Teşekkür ederim dua ettiğiniz için. Teşekkür ederim var olduğunuz için.
Anna ağlamaya başladı yine. Janos da. Ama bu kez sevinçten. Koştular, sarıldılar, üçü birden. Öylece durdular, sarılmış, ağlıyor, gülüyor, konuşuyor, susuyor, anlatıyor, dinliyorlardı...
Saatler geçti. Akşam oldu. Sofra kuruldu. Anna eliyle yemek yapmıştı. Gerçek Macar yemekleri. Gulyas, ve pogacsa. Andras yavaş yavaş yedi, tadını çıkara çıkara. Elli üç yıl sonra ilk kez ev yemeği yiyordu. Her lokmada memleketin tadı vardı, çocukluğun tadı, annesinin elleriyle yaptığı yemeklerin tadı.
Gece olduğunda Andras yatağına uzandı. Pencerenin önünde kavaklar hışırdıyordu. Gözlerini tavana dikti, elleri yorganın üzerinde, kulakları hışırtıda. Ama bu kez korkmuyordu. Çünkü biliyordu: sabah uyandığında yine burada olacaktı. Kavaklar yine hışırdayacaktı. Anna kahvaltı hazırlayacaktı. Janos ziyarete gelecekti.
İçinden bir şey geçti: Demek böyleymiş eve dönmek. Demek böyleymiş kardeş olmak. Demek böyleymiş elli üç yılın sonunda, bir elin sıcaklığını hissetmek.
Ve o gece, Andras ilk kez huzurla uyudu.
Rüyasında kavakları gördü. Anna'yı gördü, Janos'u gördü, babasının demirci dükkânını gördü. Ve ilk kez uyanmaktan korkmadı. İlk kez, sabah olmasını diledi.