Bir zamanlar baş boyun kanserleri denildiğinde akla ileri yaş, uzun yıllar sigara kullanımı ve ağır alkol öyküsü gelirdi. Klinik hafızamızda bu hastalıklar, yılların biriktirdiği zararın sonucu olarak yer ederdi. Ancak son yıllarda poliklinik kapısından içeri giren hasta profili değişiyor. Daha genç, daha aktif, çoğu zaman sigara içmeyen bireyler…
Bu değişim yalnızca istatistiklere değil, hekim sezgisine de yansıyor. Muayene koltuğunda oturan kişi artık “yüksek riskli klasik profil” değil. Spor yapan, sosyal hayatı aktif, sigarayla mesafeli bir genç. Peki ne değişti?
Tütün hâlâ en güçlü risk faktörü. Bu gerçek değişmedi. Ancak tablo artık tek başına sigarayla açıklanamayacak kadar karmaşık. Elektronik sigara kullanımı artıyor. “Daha masum” algısıyla başlayan bir alışkanlık, üst solunum yollarında kronik irritasyon oluşturuyor. Buhar formundaki kimyasalların zararsız olduğu düşüncesi bilimsel olarak karşılık bulmuyor. Ağız içi ve gırtlak dokusu sürekli kimyasal strese maruz kalıyor. Hücreler, görünmez bir baskı altında yaşamaya çalışıyor.
Ancak meselenin en dikkat çekici boyutu HPV gerçeği. İnsan papilloma virüsü, özellikle ağız ve boğaz kanserlerinde giderek daha fazla rol oynuyor. Cinsel yolla bulaşan bu virüs, yıllarca sessiz kalabiliyor. Belirti vermeden hücre DNA’sına yerleşiyor. Bağışıklık sistemi çoğu zaman virüsü temizliyor; fakat bazı tipler kalıcı iz bırakabiliyor. Sonra bir gün, geçmeyen boğaz ağrısı ya da iki haftayı aşan ses kısıklığı olarak karşımıza çıkıyor.
HPV’ye bağlı orofarenks kanserleri, klasik sigara ilişkili kanserlerden biyolojik olarak farklı seyrediyor. Daha genç yaşta ortaya çıkıyor. Çoğu zaman erken evrede yakalanabiliyor. Tedaviye yanıtı daha iyi olabiliyor. Ancak toplumda farkındalık düşük. Çünkü risk algısı zayıf.
Sorun tam da burada başlıyor: Genç hastalar risk altında olduklarını düşünmüyor.
Ağız içinde üç haftadır iyileşmeyen yara…
Boyunda ağrısız şişlik…
Yutarken takılma hissi…
Tek taraflı kulak ağrısı…
İki haftayı aşan ses kısıklığı…
Bunlar çoğu zaman “basit enfeksiyon” diye geçiştiriliyor. Antibiyotik kullanılıyor, gargara yapılıyor, bekleniyor. Oysa baş boyun kanserlerinde zaman, biyolojinin lehine değil. Tümör hücreleri sabırla büyürken, hasta günlük hayatına devam ediyor.
Baş boyun bölgesi anatomik olarak hayati fonksiyonların merkezidir. Konuşma, yutma, nefes alma, tat alma… Bu alanlarda gelişen bir tümör yalnızca hayatta kalımı değil, yaşamın kalitesini de doğrudan etkiler. Erken evrede yakalanan bir tümör, hem daha sınırlı cerrahi gerektirir hem de konuşma ve yutma fonksiyonları daha iyi korunur. Geç kalındığında ise hem tedavi zorlaşır hem de rehabilitasyon süreci uzar.
Bugün modern cerrahi teknikler, endoskopik ve robotik yaklaşımlar sayesinde daha küçük kesilerle daha etkili sonuçlar alabiliyoruz. Radyoterapi ve kemoterapi protokolleri gelişti. Hedefe yönelik tedaviler ve immünoterapi seçenekleri arttı. Ancak bütün bu ilerlemelerin ortak bir şartı var: Erken teşhis.
Baş boyun kanserleri çoğu zaman erken belirti verir. Bu hastalıklar sessiz değildir; sadece biz sinyalleri duymakta gecikiriz. Geçmeyen bir yara, bir alarmdır. Süregelen ses değişikliği, bir işarettir. Boyunda ele gelen bir kitle, vücudun gönderdiği bir mektuptur. O mektubu açmadan çöpe atmak, riski büyütür.
Toplumda bir diğer yanlış algı da “ağrı yoksa ciddi değildir” düşüncesidir. Oysa birçok baş boyun kanseri erken dönemde ağrısızdır. Ağrı genellikle geç evrede ortaya çıkar. Bu nedenle ağrıya değil, süreye dikkat etmek gerekir. İki haftayı aşan her belirti değerlendirilmelidir.
Burada yalnızca bireysel farkındalık değil, kamusal bilinç de önemlidir. HPV aşısı, baş boyun kanserlerinin önlenmesinde potansiyel bir koruyucu araçtır. Sigara ve elektronik sigara kullanımının azaltılması, toplum sağlığı politikalarının vazgeçilmez başlığı olmalıdır. Okullarda ve üniversitelerde ağız ve boğaz kanserleri konusunda bilinçlendirme çalışmaları yapılmalıdır.
Bu bir korku yazısı değil. Bu bir gerçeklik yazısı.
Baş boyun kanserleri gençleşiyor mu? Bazı alt gruplarda evet. Risk faktörleri değişiyor. Davranış biçimleri değişiyor. Ama değişmeyen bir şey var: Erken teşhisin hayat kurtardığı gerçeği.
İki haftayı geçen her ses kısıklığı ciddiye alınmalıdır.
Geçmeyen her yara değerlendirilmelidir.
Boyundaki her açıklanamayan şişlik araştırılmalıdır.
Hekime başvurmak için ağrının dayanılmaz olmasını beklemek, tedaviyi geciktirir. Oysa erken tanı konan bir baş boyun tümöründe hem cerrahi daha koruyucudur hem de yaşam kalitesi daha yüksektir.
Sağlık, çoğu zaman sessizce korunur. Hastalık ise küçük sinyallerle başlar. O sinyalleri fark etmek, hem bireysel hem toplumsal bir sorumluluktur.
Erken teşhis yalnızca hayat kurtarmaz. Konuşmayı, yutmayı, nefes almayı, yani insan olmanın en temel fonksiyonlarını korur. Ve bazen bir muayene, bir hayatın seyrini tamamen değiştirebilir.