Eskiden 14 Mayıs dünya çiftçiler günü olarak kutlanırdı. Yeni dünya düzeninde ne çiftçiler kaldı ne de çiftlikler. Benim yaşlarımda olanların çoğunun çocukluğunda en az bir kere bağ bahçe tarlada dolanırken ayağı tökezledi. Ahır samanlık hayvan gübresi kokusundan tiksinmedi. At at eşek inek koyun keçi tavuk horoza dokundu veya dokunmadı ama bu hayvanlardan korkmadı. Bahçe içindeki evlerimizde fare savar olarak kedi mutlaka bulunurdu. Kapımızda bir köpek her daim yolumuzu gözlerdi. Ağaç, dal, yaprak, çer çöp, börtü böcek, çift çubuk sap saman ekmek kadar kutsaldı. Meyveler kabukları soyulmadan yenirdi. Eşeleklerini en sevdiğimiz hayvanımızın ağzına vermek için kardeşler kavga ederdik. Her evin kendi ölçeğinde bir çiftlik olduğu yıllardı. Daha büyük ölçekte tarlaları olanlar da vardı. Tamam belki bunlar o zamanlar SSCB’deki kolhozlar veya ABD’ deki devasa tarım alanları kadar iyi organize değillerdi. Ama vardı. Teknolojilerini güncelleyemedikleri için zarar ettikleri bahanesiyle üç otuz paraya arsasının değerinden ucuza elden çıkarılmadan önce bizde de büyük devlet üretme çiftlikleri vardı. O zamanlar samanımız hayvanlarımıza yeterdi. Buğdayımız ekmeğimize, suyumuz çorbamıza denkti. Etimiz taze olurdu. İçi sapsarı çıkan yumurtaları yerdik. Hayvanlarımızın samanını ithal etmezdik, çünkü paramız var ki saman ithal edebiliyoruz diyecek kadar gerçeklikten kopmuş bir tarım bakanımız olmamıştı.

Bu kısa girişte oluşturduğum atmosferin aslında karamsarlık değil çok kıymetli bir toplumsal hafıza kaydı olmasını diliyorum. Hepimizin kokularla (saman, gübre), dokunuşlarla (hayvanlar, toprak) ve o eski "yeterlilik" duygusuyla coşmasını istiyorum. Bir ağıt değil ama bir metafor gibi algılanmasını ve bu yıkımın içinden yeni bir uyanışın çıkması gerektiğini düşünüyorum. Bugün o çiftlikler sessiz, o topraklar betonlaşmış yani küsmüş olabilir. Ancak unutmamalıyız ki; toprak her zaman sabırlıdır. Biz o eski günlerin çocukları olarak, samanı ithal etmeye devam eden değil, toprağın kutsallığını yeniden hatırlayan bir toplum olabiliriz. Belki devasa çiftliklerimiz yok artık ama saksıdaki domateste, balkondaki nane dalında o eski bilinci yeniden yeşertmek zorundayız.

Bugünler bize gelecekten gelen emanettir.

Çünkü eğer çocuklarımız "eşeleği hayvana verme kavgasını" bilmiyorsa, bu sadece nostaljik bir kayıp değil, hayati bir kopuştur. Gelecek nesillere 'paramız var ki alıyoruz' sığlığından daha fazlasını bırakmalıyız. Toprakla bağını koparan bir toplum, ruhuyla bağını koparmış demektir. 14 Mayıs artık sadece bir kutlama değil, bir 'hatırlama ve yüzleşme' günü olmalıdır. Çünkü samanımız bittiğinde, betonun yenmediğini acı bir şekilde öğreneceğiz. Büyük endüstriyel tarım yerine, belki butik modele dönülür. Evet belki "her evin bir çiftlik olduğu" model olamaz ama mutlaka bir yol vardır. Çünkü yeni dünya düzeni bize 'dev ölçekleri' dayattı ama mutluluğu ve bereketi o ölçeklerde bulamadık. Belki de çözüm, o büyük devlet üretme çiftliklerinin modern teknolojiyle yeniden canlandırılmasında ve her bireyin yeniden toprağa dokunacak bir cesaret bulmasında yatıyor.