Bir kapının önünde durup içeri girememek sadece fiziksel bir mesele değildir. O kapı bazen bir amfiye açılır, bazen bir belediye binasına, bazen de bir internet sitesine. Kapı kapalıysa içerideki bilgi, hizmet, eğitim, hayat da kapalıdır. İşte tam da burada erişilebilirlik dediğimiz şey başlar. Bu bir teknik ayrıntı değil, bir nezaket göstergesi hiç değil; doğrudan doğruya bir insan hakkıdır.

Bedensel engelliler için fiziki mekânların düzenlenmesi, rampaların doğru eğimde yapılması, asansörlerin çalışır halde olması, tuvaletlerin, sınıfların, kürsülerin erişilebilir kılınması kimsenin keyfine bırakılacak işler değildir. Bir üniversite kampüsünde merdivenler görkemli olabilir ama o merdivenleri çıkamayan bir öğrenci için o ihtişamın hiçbir anlamı yoktur. Erişilebilir olmayan her bina, aslında “sen burada yoksun” diyen sessiz bir tabeladır.

İşitme engelliler için Türk işaret dili tercümanlığının sağlanması da aynı ölçüde temel bir gerekliliktir. Bir konferans salonunda saatlerce konuşulup hiçbir tercüme yapılmıyorsa, o salonun yarısı boş sayılır. Çünkü söylenen sözler, herkes için söylenmiş olmaz. Kamusal duyuruların, eğitim içeriklerinin, resmi açıklamaların işaret diliyle desteklenmesi, bir ayrıcalık değil eşitliğin gereğidir.

Görme engelliler için sesli betimleme yapılmayan bir içerik de eksiktir. Görsellerle dolu bir sunum, altyazısız bir video, seslendirilmemiş bir belge… Görmeyenler için o içerik görünmezdir. Oysa bilgiye erişim, herkes için aynı kapıdan geçebilmelidir. Yazılı ve görsel tüm metinlerde evrensel erişilebilirlik standartlarına göre düzenleme yapılması, teknik bir detay gibi gösterilse de aslında insan onurunun korunmasıdır.

Engellerin sosyal yaşama katılması, bağımsız yaşam becerilerini kazanması ve tüm bilgilere erişebilmesi temel haklar arasında yer alır. Kimsenin başkasına bağımlı kalmadan, kendi kararlarını vererek, kendi yolunu çizerek yaşayabilmesi bir lütuf değil, insan olmanın doğal sonucudur. Bağımsızlık, erişilebilirlikle başlar. Erişilebilir olmayan bir şehir, erişilebilir olmayan bir kampüs, bağımsızlığı daha en başta budar.

Üniversiteler bu konuda özel bir sorumluluk taşır. Kampüsler, müfredatlar, ders materyalleri hak temelli bir anlayışla düzenlenmediği sürece eşitlik kâğıt üzerinde kalır. Amfiler dolu olabilir ama herkes o amfide aynı imkâna sahip değilse, eğitim yarım kalır. Müfredatın içeriği kadar sunuluş biçimi de önemlidir. Çünkü bilgiye ulaşamayan için bilginin varlığı bir şey ifade etmez.

İstihdamda da aynı anlayış geçerli olmalıdır. Çalışma hayatının her alanında, tüm üyeleri kapsayan bir yaklaşım benimsenmediği sürece eşitlik söylem olarak kalır. Erişilebilir olmayan bir işyeri, iş ilanında ne yazarsa yazsın, herkese açık değildir. Hak temelli bir anlayış, sadece sözle değil uygulamayla kendini gösterir.

Erişilebilirlik, toplumsal hayatın kenarına iliştirilmiş bir başlık değildir. Hayatın tam ortasındadır. Bir rampada, bir tercümede, bir sesli betimlemede somutlaşır. Kimi zaman küçük görülen düzenlemeler, bir insanın dünyayla kurduğu bağın tamamını değiştirebilir. Ve bu değişim, kimsenin takdirine bırakılmayacak kadar değerlidir. Çünkü mesele yardım etmek değil; herkesin zaten sahip olduğu hakkı teslim etmektir.