Tanı öncesi dönem, hastalar açısından yalnızca fiziksel belirtilerin izlendiği bir süreç olmaktan çıxıp, psikolojik ve emosyonel yükün yoğun olarak hissedildiği kritik bir evreyi temsil etmektedir (Mishel, 1988). Bu dönemde hastalar, yaşadıkları rahatsızlığın nedenini bilmedikleri için belirsizlik içinde kalırlar. Belirsizlik, yalnızca neyin yanlış olduğunu bilmemekten kaynaklanmaz; aynı zamanda tedavi sürecine ilişkin öngörü eksikliği, hastalığın gelecekteki seyri hakkında kaygı ve sosyal yaşam üzerindeki etkiler gibi faktörlerle de pekişir (Han ve ark., 2011).
Araştırmalar, tanı konulana kadar geçen sürede hastalarda sık görülen psikolojik belirtilerin arasında anksiyete, huzursuzluk, depresif ruh hali, uyku bozuklukları ve dikkat dağınıklığı olduğunu göstermektedir (Hinton ve ark., 2009). Özellikle kronik hastalık şüphesi taşıyan bireylerde, tanının gecikmesi bu belirtileri şiddetlendirebilir ve günlük yaşam aktivitelerini olumsuz etkileyebilir (Katon, 2011). Hastalar, tanı konulmamışken sürekli belirsizlik yaşadıklarında, bu durum yalnızca psikolojik değil, aynı zamanda fizyolojik stres yanıtlarını da tetiklemektedir (McEwen, 2007).
Yoğun psikolojik stres, kortizol düzeylerini artırarak bağışıklık sistemini olumsuz etkileyebilir ve dolaylı olarak hastalığın seyrini etkileyebilir (Cohen et al., 2012). Ayrıca, tanı sürecinde yeterli bilgilendirme alamayan hastalar, sağlık sistemine güven duygusunu kaybedebilir ve tedaviye uyumları azalabilir (Street et al., 2009; DiMatteo, 2004). Bu nedenle, sağlık profesyonellerinin tanı öncesi dönemde hastaları doğru ve anlaşılır şekilde bilgilendirmesi kritik öneme sahiptir.
Modern tıp yaklaşımı, hastalıkları yalnızca biyolojik belirtiler üzerinden değerlendirmekle yetinmemeli; psikolojik ve sosyal boyutları da hesaba katmalıdır (Engel, 1977). Tanı öncesi dönemde hastaların psikolojik durumlarının dikkatle izlenmesi ve gerektiğinde psikososyal destek sağlanması, hem bireysel yaşam kalitesini artırır hem de tanı ve tedavi sürecinin daha sağlıklı ilerlemesine katkı sağlar (WHO, 2014). Örneğin, hastalar destek gruplarına yönlendirildiğinde veya bilinçli bilgilendirme aldıklarında, anksiyete ve depresif belirtilerde anlamlı azalma gözlemlenebilmektedir.
Sonuç olarak, tanı öncesi dönemde yaşanan belirsizlik ve psikolojik yük, hastaların yaşam kalitesi, tedavi sürecine uyumu ve genel sağlık durumları üzerinde önemli etkilere sahiptir. Bu nedenle, tıp öğrencileri ve sağlık çalışanları olarak, hastaların yalnızca fiziksel değil, duygusal ihtiyaçlarını da göz önünde bulundurmak kritik bir sorumluluktur.
Kaynaklar:
1.Mishel, M. H. (1988). Uncertainty in illness. Image: The Journal of Nursing Scholarship, 20(4), 225–232.
2.Han, P. K. J., Klein, W. M. P., & Arora, N. K. (2011). Varieties of uncertainty in health care. Medical Decision Making, 31(6), 828–838.
3.Hinton, L., et al. (2009). Anxiety and depression in patients prior to diagnosis. Journal of Psychosomatic Research, 66(4), 341–348.
Katon, W. (2011).
4.Epidemiology and treatment of depression in patients with chronic medical illness. Dialogues in Clinical Neuroscience, 13(1), 7–23.
5.McEwen, B. S. (2007). Physiology and neurobiology of stress. Physiological Reviews, 87(3), 873–904.
6.Cohen, S., Janicki-Deverts, D., & Miller, G. E. (2012). Psychological stress and disease. JAMA, 298(14), 1685–1687.
7.Street, R. L., et al. (2009). How does communication heal? Patient Education and Counseling, 74(3), 295–301.
8.DiMatteo, M. R. (2004). Variations in patients’ adherence to medical recommendations. Medical Care, 42(3), 200–209.
9.Engel, G. L. (1977). The need for a new medical model. Science, 196(4286), 129–136.
10.World Health Organization (WHO). (2014). Psychosocial support in health care.