Değerli Meslektaşlarım ve Kıymetli Okurlar,

Şifa sanatının hangi disiplininde olursak olalım, hepimiz aslında aynı kutsal emanetin; yani insan hayatının farklı cephelerdeki muhafızlarıyız.
Laboratuvarın steril sessizliğinde, bir DNA sarmalının kusursuz geometrisine bakarken bazen kendimi şu soruyu sorarken buluyorum:

“Yaşamın kodlarını okumak, yaşamın kendisini anlamaya yeter mi?”

Bu soru, yalnızca felsefi bir merak değil; modern tıbbın bugün en çok yüzleşmek zorunda kaldığı insani bir sınavdır.

Bir genetik uzmanı olarak biliyorum ki; adenin, timin, guanin ve sitozinden müteşekkil o devasa kütüphane, biyolojik varlığımızın alfabesidir. Ancak o harflerden bir “insan şiiri” çıkarmak, sadece moleküler bir başarı değil, aynı zamanda bir gönül feraseti meselesidir.

Zira laboratuvarda okuduğumuz her kod, aslında klinikte derman bekleyen bir hayatın sessiz çığlığıdır; o çığlığı duymak ise teknik bir uzmanlıktan öte, vicdani bir derinlik gerektirir.

Geçtiğimiz günlerde, Munzur Üniversitesi çatısı altında birlikte mesai tükettiğimiz kıymetli bir edebiyatçı hocamızın paylaştığı bir dizeye rastladım. Yunus Emre’nin o sarsıcı mısraları bir ekranın ötesinden bana şöyle sesleniyordu:

“Yusuf’u kaybettim Kenan ilinde
Yusuf bulunur Kenan bulunmaz”

Bu dizeler bende derin bir yankı buldu. Çünkü bu mısralar, yalnızca bir kaybı değil; insanın kendisiyle kurduğu bağın da ne kadar kırılgan olabileceğini hatırlatıyordu.
Bir genetikçi gözüyle düşündüğümde; bizler aslında bilimsel serüvenimizde birer “Yusuf” arayışındayız. Mutasyona uğramış bir geni, eksilen bir proteini veya bozulan bir sekansı düzeltmeye odaklanıyoruz.

Evet, genetik mühendisliği ve modern tıp ile “Yusuf” bulunur; biyolojik kodlar onarılır. Bu tespit, bilimin değerini azaltmak için değil; aksine onun gücünü doğru yerde konumlandırmak içindir.

Peki ya “Kenan ili”?

Yani o insanın iç dünyasındaki o eşsiz epigenetik çevre; huzur, anlam ve ruhsal denge?

Nitekim güncel genetik bilgilerimiz, genlerin içinde bulundukları çevresel ve duygusal bağlamdan bağımsız işlemediğini açıkça ortaya koymaktadır. Biyolojik kader, yalnızca dizilerden ibaret değildir; yaşantılar, ilişkiler ve anlam dünyasıyla birlikte şekillenir.

Hocamızın o zarif hatırlatmasına verdiğim cevap, aslında bugün sağlık dünyasının tam kalbinde yer alan ontolojik bir ihtiyacı özetliyordu:
“Akıl ve bilim teşhisi koyar ama gerçek şifa ve insan ruhuna dokunuş, gönül köprüleriyle kurulur.
Yusuf’u Kenan ilinde değil, insanın kendi iç derinliğinde aramak gerekir.”

Genetik Determinizmden Gönül Köprülerine

Bu bakış açısı, tıbbın teknik başarısını inkâr etmeden onu insan merkezli bir zemine davet eder.
Bugün sağlık bilimleri çatısı altında sadece teknik birer uygulayıcı değil, insan yaşamının bütüncül muhafızları olma sorumluluğunu taşıyoruz. Gen haritalarımız ne kadar karmaşık olursa olsun, insanın o “mana” tarafını ihmal eden bir tedavi, çoğu zaman yalnızca bir onarım olarak kalır; oysa biz şifaya talibiz.

Hangi uzmanlık dalında hizmet verirsek verelim, teknik maharetimiz ne kadar yüksek olursa olsun; bizler ancak hastamızın hayat hikâyesine nezaketle dahil olabildiğimiz kadar gerçek birer “şifacı”yız.

Genomun determinist yapısı bize biyolojik sınırları çizerken, gönlün sınırsızlığı o sınırların ötesindeki insanı nasıl görebileceğimizi fısıldar. Klinik pratiğin içinde olan herkes bilir ki; akıl ve bilim teşhisi koyar, tedavi planını oluşturur. Ancak gerçek şifa ve insan ruhuna dokunuş, sevgi ve empatiyle kurulan gönül köprülerinden geçer.

Fiziksel bir engel ya da genetik bir kısıt, yaşamın karşımıza çıkardığı birer veri olabilir. Ancak gönül köprüleri kurulduğunda, hiçbir biyolojik sınır ruhun “Kenan iline” ulaşmasına engel değildir.

Netice itibarıyla; akıl ve bilim, teşhisi koyan keskin bir cerrah neşteri; genetik bilgi ise yaşamın şifresidir. Fakat o yarayı kapatacak olan dikiş, insanî bağlarla ve empatiyle atılır.
Şifanın gerçek adresi, yüksek teknolojiyle donatılmış laboratuvarlar ile vicdanın sessiz laboratuvarının birleştiği noktadır.

Belki de tıbbın geleceği, daha fazla cihazda değil; insanın insana yeniden temas edebilme cesaretinde saklıdır.
Bu satırları bir hüküm vermek için değil, ortak bir farkındalık oluşturmak niyetiyle paylaşıyorum.

Şimdi izninizle, laboratuvar önlüğümüzün cebindeki rasyonel verileri bir anlığına masaya bırakıp sormak istiyorum:

Uzmanlık alanlarımız ve üstlendiğimiz sorumluluklar ne kadar farklı olursa olsun; hepimiz nihayetinde aynı sessiz laboratuvarın, yani insan vicdanının birer neferiyiz.

“Siz bugün, kendi ‘Kenan ilinizde’ hangi Yusuf’u bulmayı bekliyorsunuz?

Bilimle onardığınız bir bedende, o ruhun ‘evini’ inşa edebilecek kadar gönül kapılarınızı aralayabildiniz mi?”

Unutmayalım; Yusuf’u bulmak moleküler bir başarıdır, ama Kenan ilini kaybetmemek bir ustalıktır.

Gönlünüzün feraseti, aklınızın ışığıyla daim olsun.

Prof. Dr. Ülkü ÖZBEY
Sağlık Bilimleri Fakültesi Dekanı