Yüzyıllar önce Orta Asya bozkırında şekillenen Jeti Ata geleneği, modern genetiğin bugün ortaya koyduğu bir gerçeği sezgisel olarak işaret eder: Akrabalık azaldıkça genetik çeşitlilik artar ve sağlık korunur. Peki, modern tıp bu kadim bilinci toplumsal bir refleks haline getirebildi mi?
Tıbbiye Bülteni’nin sayfalarında Sayın Turgut Koçoğlu’nun imzasıyla yayınlanan "Yedi Ata Geleneği: Bozkırın Sigortası Jeti Ata" başlıklı makale önüme düştüğünde, bir genetik uzmanı olarak kendimi bir anda yüzyıllar öncesinin Orta Asya bozkırında, devasa bir doğal laboratuvarın içinde buldum.
İtiraf etmeliyim ki; DNA sarmalları ve kompleks popülasyon verileri arasında geçen köklü akademik geçmişime rağmen, Kazak toplumunun Jeti Ata kuralını bu denli rafine bir "biyokültürel adaptasyon stratejisi" olarak kullanmasını bu derinlikte ilk kez keşfediyordum. Bir genetikçi bu kadim sırrı bilmeli miydi, yoksa bizler laboratuvarın steril dünyasında bu "heybedeki cevheri" mi ıskalıyoruz? Sahi, hücrelerimizin çekirdeğinde binlerce yıllık bir göçün ve hayatta kalma savaşının sessiz şifrelerini taşıdığımızın ne kadar farkındayız?
İlgili makalede bu gelenek şu sarsıcı tespitle tanımlanıyordu:
“Jeti Ata geleneği; Mendel genetiği henüz tanımlanmadan yüzyıllar önce, göçebe toplumların 'akrabalık katsayısını' minimize etmek ve 'heterozigot avantajını' maksimize etmek için geliştirdiği bir stratejidir.”
Doğanın Saf Feraseti: Mikroskopsuz Bir Genetik Deha
Burada durup bir tarihsel parantez açmak gerek. Bahsi geçen 1722’li yıllarda, yani Kazakların Sır boylarında bu destanları yazdığı dönemde, Avrupa’da mikroskop henüz emekleme aşamasındaydı. Robert Hooke hücreyi daha yeni isimlendirmiş (1665), Antonie van Leeuwenhoek ise mercekler altında "küçük hayvancıkları" yeni görmeye başlamıştı.
Genetik biliminin babası Gregor Mendel’in bezelye deneylerine daha 150 yıl, DNA sarmalının keşfine ise tam 230 yıl vardı!
Peki, mikroskobun olmadığı, kromozomun bilinmediği o bozkırda bu "genetik feraset" nasıl doğdu?
İnsan zihni, teknolojik bir veri seti olmadan bu denli kusursuz bir biyolojik savunma hattını nasıl inşa edebildi?
Cevap basit ama sarsıcı: Gözlem ve deneyim.
Bozkırın insanı, "genetik sürüklenme" (genetic drift) dediğimiz o tehlikeli daralmayı, sadece doğayı izleyerek fark etmiş. Tıpkı bir çiftçinin, tohumun yozlaşmaması için her yıl aynı ürünü aynı toprağa ekmekten kaçınması gibi; 'Jeti Ata' geleneği de insan neslinde 'genetik yozlaşmayı' (inbreeding depression) engellemiştir. Sürekli dışarıdan gelen taze gen akışı, popülasyonu biyolojik olarak 'zinde' tutan bir 'heterozis' (melez azmanlığı) etkisi yaratır. Bu, tarihin en başarılı doğal popülasyon yönetimidir.
Kalkanman ve Mamır: Aşkın Biyolojik Bedeli
Bu konudaki bilimsel trajedinin edebi dışavurumunu sabırsızlıkla beklerken; nihayet Şakerim Kudayberdioğlu’nun kaleme aldığı o sarsıcı "Kalkanman-Mamır" destanını incelediğimde, Jeti Ata kuralının çiğnenmesinin nasıl bir "toplumsal deprem" yarattığını gördüm.
Aynı soydan (Argun boyu) geldikleri için evlenmeleri yasak olan Kalkanman ve Mamır’ın aşkı, aslında bozkırın genetik kanunlarına çarpan hüzünlü bir aynadır. Kökenay’ın oku Mamır’ın göğsüne saplanırken, Mamır’ın son sözleri bir genetikçinin dahi yüreğini titretir:
“Benim kanım sana helâl olsun; ama Kalkanman’ın kanına girme.”
Bozkırda aşk bile bazen 'popülasyonun selameti' için kurban mı ediliyordu? Bir 'yasak', bir toplumun doğumsal kusur (defect) oranını minimize etme çabasının kanla yazılmış bir anayasası olabilir miydi?
Elazığ’dan Munzur’un Saklı Cennetine: 13. Yılın Vefası
Aslen Elazığlı bir "Gakgoş" olarak, akademik köklerimden asla kopmadan, Türkiye’nin bu "saklı cenneti" Tunceli’deki görev süremde 12 yılı geride bırakıp 13. yılıma giriyorum. Elazığ’ın vakur kültürüyle yoğrulmuş kimliğimin, Munzur’un hırçın ama şifalı sularıyla ruhumda kurduğu o muazzam dengeyi artık daha net hissediyorum.
Genetik sadece bir kan bağı mıdır; yoksa mekanın ruhuyla şekillenen bir "epigenetik hafıza" mı?
12 yıldır Tunceli’de şunu anladım: İnsan nerede kök salarsa, oranın havasını, suyunu ve toprağını da genetik mirasına bir "not" olarak ekliyor. Elazığ’dan kopup Tunceli’de hizmet etmek, benim için kültürel bir "gen akışı" ve ruhsal bir adaptasyondur.
Bir Genetikçinin Entelektüel Muhasebesi
Şimdi buradan hem bilim dünyasına hem de bu konuyu gündeme taşıyan kalemlere sormak isterim: Modern tıp, binlerce yıl öncesinin bu "genetik sigortasından" daha etkili bir toplumsal bilinç inşa edebildi mi?
Bizler laboratuvarlarda sekanslama cihazlarıyla akrabalık katsayısını hesaplarken, genetik verilerin soğuk rakamlarını bozkırın bu sarsıcı anayasası gibi yaşayan birer sağlık bilincine dönüştürmek noktasında neredeyiz?
Bilgiye sahip olmakla, o bilgiyi bir yaşam kültürüne dönüştürmek arasındaki bağı daha da güçlendirmek için neler yapmaluyuz?
Son Söz
Munzur’un kıyısında 13. yılına giren bu saklı cennet hayatımda şunu gördüm: Bizler sadece tarih yazan değil, o tarihi biyolojik bir titizlikle inşa eden bir neslin devamıyız. Bu kıymetli "bilimsel tahrike" ve ufkumuzu bozkırın derinliklerine taşıyan bu çalışmalara teşekkür ediyorum.
Dün bozkırın kuralı olan Jeti Ata, bugün bizim laboratuvarlarımızın ve sağlık sistemimizin değişmez gerçeğidir. Unutmayın; geçmiş, DNA sarmallarımızda geleceğe yazılmış bir mektuptur; o mektubu doğru okumak ise bu topraklara olan vefa borcumuzdur.
Kalemimiz, ferasetimiz ve genetik mirasımız daim olsun.