Kıymetli okurlarım;
Bültenimizin geçtiğimiz sayısında Sayın Turgut Koçoğlu imzasıyla yayımlanan “Biberden Nobel’e Gestapo’dan Kremlin’e: Albert Szent-Györgyi” başlıklı makaleyi okurken zihnimde bir şimşek çaktı. Turgut Bey ile gerçekleştirdiğimiz sohbette, satırlara taşan Macar bilim dünyasına ve Karpat Havzası’nın tarihsel dokusuna duyduğu derin ilgiyi müşahede edince akademik bir merakla şu soruyu yönelttim:
“Peki ya bu tutkunun ardındaki genetik şifreler? Bu kültürel ilgiyle genetik perspektifi bilimsel bir zeminde buluşturmak mümkün olabilir mi?”
Turgut Bey’in bu akademik merakıma verdiği “Mükemmel olur hocam!” şeklindeki o heyecan dolu ve içten onayı, aslında bugün okuduğunuz yazının çıkış noktası oldu. Çünkü bir bilim insanı olarak biliyorum ki bazen bir coğrafyaya duyulan tarif edilmesi güç çekim, hücrelerimizin çoktan tanıdığı bir hikâyenin yankısı olabilir.
Bilimsel Mirasın Evrenselliği: İbn-i Sina’dan Szent-Györgyi’ye
Başkanlığını yürüttüğüm 6. Uluslararası İbn-i Sina Tıp ve Sağlık Bilimleri Kongresi’nde de vurguladığım gibi; tıp ilmi, kökleri kadim doğuya uzanan, dalları ise tüm dünyaya yayılan büyük bir bilgi ağacıdır.
Biri 11. yüzyılın Buhara’sından, diğeri 20. yüzyılın Budapeşte’sinden bilim tarihine yön veren bu iki dehanın bıraktığı iz aslında aynı “hazırlıklı zihnin” ürünüdür; İbn-i Sina’nın akılcı tıp geleneği ile Albert Szent-Györgyi’nin keşifçi bilim yaklaşımı, coğrafyalar ve yüzyıllar değişse bile bilimin evrensel dilinin özünde değişmediğinin güçlü bir göstergesidir.
DNA: Kültürel Mirasın Biyolojik Arşivi
Sevgili dostlar; hiç gitmediğiniz bir coğrafyada kendinizi “evde” hissettiğiniz oldu mu?
Genetik yalnızca protein sentezleyen teknik bir kod dizisi değildir. Aynı zamanda atalarımızın göçlerini, çevresel uyum süreçlerini ve yaşamsal deneyimlerini taşıyan biyolojik bir hafıza olarak da düşünülebilir.
DNA; tarihsel yollardan laboratuvar mikroskobuna uzanan güçlü bir "Zaman Köprüsü"dür.
Karpat Havzası’ndan Anadolu’ya uzanan tarihsel temaslar —özellikle epigenetik çalışmalar bağlamında— bazı kültürel yakınlıkların biyolojik arka planına dair ipuçları sunabilecek araştırma alanları oluşturmaktadır.
Akademik Perspektif ve Disiplinlerarası Yaklaşım
Sağlık bilimleri alanında uzun yıllardır savunduğum bir gerçek var: İnsanı yalnızca biyolojik bir organizma olarak değerlendirmek yeterli değildir. DNA fiziksel özelliklerimizi belirlemenin ötesinde, çevreyle kurduğumuz ilişkinin tarihsel izlerini dolaylı biçimde yansıtabilir.
Bugün sağlık bilimlerinde giderek daha net görüyoruz ki insan sağlığı, geçmiş nesillerin çevresel adaptasyonlarıyla dolaylı biçimde bağlantılı olabilir. Bu nedenle bilim eğitiminde disiplinler arası düşünme artık bir tercih değil, çağın gerektirdiği akademik bir refleks hâline gelmiştir.
Bizler; kadim tıp mirasını modern genetikle buluşturan bir anlayışın temsilcileriyiz. Çünkü bilim, geçmişin tecrübesini geleceğin teknolojisiyle birleştirme sorumluluğudur. Sizce de genetik haritamız henüz tam keşfedilmemiş en büyük “tarih kitabımız” olabilir mi?
Değerli okurlar;
Belki de sağlığın anahtarı yalnızca laboratuvar sonuçlarımızda değil, nükleotid dizilimlerimize gizlenmiş biyolojik denge ve tarihsel adaptasyon süreçlerinde saklıdır. Sahi, siz bugün aynaya baktığınızda genleriniz size hangi kadim hikâyeyi fısıldıyor?
Engelsiz bir bilim, köklerine bağlı bir gelecek ve sevgiyle kalın….