Doğum, insanlık tarihinin en kadim ve en kutsal anlarından biridir. Bir insanın dünyaya merhaba dediği o an, tıbbın, kültürün ve insan sevgisinin kesiştiği noktada şekillenir. Bugün giderek daha fazla konuşulan suda doğum, çoğu zaman modern bir tercih gibi sunulsa da aslında insanlık kadar eski bir bilgeliğin izlerini taşır. Peki nedir bu suda doğumun sırrı? Neden binlerce yıldır anneler suyun kucaklayıcılığına sığınıyor?
Suyun şifa dolu doğası, doğum eylemi sırasında anneye eşsiz bir rahatlık sunar. Kaldırma kuvveti sayesinde anne daha rahat hareket eder, kasılmaların şiddeti azalır. Bebek ise dokuz ay boyunca içinde yüzdüğü amniyotik sıvıya benzer bir ortamdan dünyaya geçer.
Suyun sesi ve sıcaklığı, doğal bir meditasyon etkisi yaratarak doğumu bir savaş olmaktan çıkarıp adeta bir dansa dönüştürür. Klinik gözlemler, suda doğum yapan annelerin daha az farmakolojik ağrı kesiciye ihtiyaç duyduğunu, doğum sürecinde daha kontrollü ve aktif kaldığını gösteriyor. Bu da suyun yalnızca rahatlatıcı bir unsur değil, doğumun fizyolojisini destekleyen bir ortam olduğunu düşündürüyor.
Suda doğumun kökleri, MÖ 3000'li yıllara kadar uzanır. Eski Mısır papirüslerinde, Nil Nehri'nin sığ sularında gerçekleşen doğum ritüellerine rastlanır. Roma döneminde ise hamam kültürü, yalnızca temizlik değil, beden sağlığıyla da ilişkilendirilmiş, bazı soylu kadınların doğum için ısıtılmış havuzları tercih ettiği kaydedilmiştir.
Bu kadim uygulamanın izleri sadece Nil kıyılarında ya da Roma hamamlarında değil, Anadolu’nun kalbinde de saklıydı. Uzun yıllar boyunca literatürde, dünyadaki ilk “modern” suda doğumun 1803 yılında Fransa’da gerçekleştiği kabul edilmiştir. Ancak Anadolu’nun kadim şehirlerinden biri olan Ani’de yapılan arkeolojik ve yazılı kaynaklara dayalı bulgular, bu kronolojiyi yeniden düşünmeyi gerektirmektedir.
Kars'ta, UNESCO Dünya Mirası Listesi'nde yer alan Ani Örenyeri'nde, Kafkas Üniversitesi Öğretim Üyesi ve Kazı Başkanı Doç. Dr. Muhammet Arslan liderliğinde yürütülen kazılarda, 12. yüzyıla ait Selçuklu dönemi büyük bir hamam ortaya çıkarılmıştır. Hamamın ılıklık mekânında, 1,93 metre uzunluğunda, 1,40 metre genişliğinde ve 50 santimetre derinliğinde dikdörtgen planlı, içi tamamen sıvalı bir taş küvet bulundu. Küvete, batısındaki soğukluk mekânından künklerle su akışı sağlandığı anlaşılmaktadır.
Bu mimari bulgunun anlamı, Anili bir âlimin satırlarıyla derinleşir. Türk ilim adamı ve şairlerinden Kadı Burhaneddin-i Anevi, günümüzde tek nüshası İstanbul Süleymaniye Kütüphanesi'nde bulunan "Enîsü'l-Ḳulûb" (Gönüllerin Dostu) adlı Farsça eserinin önsözünde kendi hayatını anlatırken, 1143 yılında Ani'deki büyük hamamda dünyaya geldiğini yazmıştır.
Kadı Burhaneddin'in ifadeleriyle bu dokunaklı doğum hikayesi şöyle başlar: "Babası Mesud'un sırasıyla beş kızı olur ve ardından annesi Kadı Burhaneddin'e gebe kalır." Annesi, daha önce beş kez doğum yapmış deneyimli bir kadındır. Ancak bu kez durum farklıdır. Erkek evlat heyecanıyla beklenen bu gebelik, kadın için oldukça sancılı geçer. Doğum yaklaştıkça annenin çektiği acılar artar, çevrede endişe büyür.
İşte tam bu noktada, dönemin ileri tıp anlayışı devreye girer. Kadı Burhaneddin'in yazdıklarına göre, annesinin zorlu doğum sürecinde bir hekim tavsiyesiyle harekete geçildi: Doğum, Ani'deki büyük hamamda gerçekleşmeliydi. Bu ifade, 12. yüzyıl Selçuklu tıbbının ne kadar ileri olduğunu gözler önüne seriyor. Bu satırlar, dönemin hekimlerinin doğum sürecine dair gözleme dayalı uygulamalar geliştirmiş olabileceğini düşündürüyor.
Ani'deki büyük hamam, dönemin Selçuklu hamam mimarisinin tipik özelliklerini taşıyordu: "Sıcaklık", "ılıklık", "soğukluk" ve "külhan" bölümleri. Hamamlar, Selçuklu şehirlerinde sadece temizlik için değil, aynı zamanda sağlık ve sosyalleşme merkezleri olarak işlev görüyordu. Hekimin doğum için hamamı tavsiye etmesi, bu yapıların tıbbi amaçlı kullanımının yaygın olduğunu gösteriyor.
İşte bu hamamın ılıklık mekanındaki taş küvet, 1143-44 yılında bir mucizeye tanıklık etti: Beş kız evlattan sonra erkek çocuk bekleyen anne, sancılı doğum sürecini suyun kucağında tamamladı ve küçük Burhaneddin dünyaya merhaba dedi.
Ne yazık ki bu mutlu hikâyenin ardında hüzünlü bir gerçek saklı. Kaynaklarda yer alan bilgiye göre, Kadı Burhaneddin'in annesi, o henüz çok küçük yaşlarında iken vefat etti. Doğum anında sancılarla boğuşan, ama oğlunu kucağına almanın mutluluğunu yaşayan anne, maalesef onun büyüdüğünü göremedi. Bu erken yaşta yaşanan anne kaybı, küçük Burhaneddin'in hayatında derin bir iz bırakmış olmalı. Belki de ilim ve şiirle dolu hayatının alt metninde, annesine duyduğu özlem ve onun hatırasına saygı vardı.
Babası Mesud'un himayesinde büyüyen Kadı Burhaneddin, Ani'nin çok kültürlü ortamında diller öğrendi, İslami ilimler tahsil etti. Ancak 1161 yılında Ani'nin Gürcüler tarafından işgali, onun hayatını değiştirdi. Bir süre Anadolu Selçuklu topraklarına göç etti, ardından Tebriz, Ahlat gibi ilim merkezlerini dolaştı ve sonunda Konya'ya yerleşti.
Kadı Burhaneddin-i Anevi'nin günümüze ulaşan en önemli eseri "Enîsü'l-Ḳulûb", 28.000 beyitten oluşan devasa bir manzum eserdir. Farsça olarak Şâhnâme vezniyle kaleme alınan kitap, peygamber kıssalarından İslam tarihine, Dört Halife döneminden Emevî ve Abbâsîlere, Gaznelilerden Selçuklulara kadar geniş bir yelpazede bilgi sunar. Eser, 1212 yılında Konya'da tamamlanmış ve dönemin Anadolu Selçuklu Sultanı I. İzzeddin Keykâvus'a sunulmuştur. Bu yönüyle Enîsü'l-Ḳulûb, Anadolu Selçukluları tarihinin günümüze ulaşan en eski yerli kaynaklarından biri olma özelliğini taşır.
Bir annenin sancılı doğumu, bir hekimin bilgece tavsiyesi, bir hamamın şifalı suları ve asırlar sonra bir küvetin toprak altından çıkışı... Toprağın altında bekleyen mimari ile bir kitabın önsözüne sıkışmış birkaç cümle, insanlık tarihine dair bildiklerimizi yeniden düşünmeye çağırır... Bu hikâye, bize Anadolu topraklarının ne kadar kadim bir bilgeliğe ev sahipliği yaptığını gösteriyor. Fransa'da 1803'te kaydedilen ilk suda doğum vakasından tam 660 yıl önce, Ani'de bir Türk hekimi suda doğumu tavsiye ediyor, bir anne suyun kucağında evladını kucaklıyor ve o evlat büyüyüp yıllar sonra kendi doğum hikayesini yazarak bize bu eşsiz mirası bırakıyordu.
Toprak altındaki tarih, sayfalarda saklı kalan cümlelerin şifresini çözebiliyor. Toprağın altında yüzyıllarca bekleyen bir taş küvet ve bir kitabın önsözüne sığdırılmış birkaç cümle, insanlık tarihinin bildiklerini değiştirebiliyor.