Toplum bazen biz ruh hekimlerine tuhaf bir kudret atfediyor. Elimizde bir tamircinin çekici varmış gibi, birkaç tanı kategorisiyle “sağlıklı” ile “hastalıklı” düşünceyi şıp diye ayırabileceğimiz sanılıyor. Komplo teorilerini uyduran da inanan da dönüp bize bakıyor: “Doğru olabilir mi?”, “Hasta değil mi bunlar?”

İşini bilen bir ruh hekimi için karşısındaki insanın düşünce örgüsündeki aksaklıkları fark etmek zor değildir. Zor olan, tıpta zaman zaman karşımıza çıkan o tanı sınırlarıdır; kimi durumlarda bugün için kesin hüküm veremeyiz. Yine de bir insanın zihinsel işleyişi hakkında konuşmak, muayene odasında, bilimsel bilginin yön verdiği teknik bir iştir.

Ama bu yetkinlik, her fikri, her ideolojiyi, her politik eylemi uzaktan değerlendirme hakkı vermez. Verdiğini sanmak, iyi bir beyin cerrahının beynin ürünü olan düşünce hakkında derin bir felsefi kavrayışa da sahip olduğunu varsaymak gibidir. Komik ötesi.

Komplo teorilerinin ve onları taşıyan insanların ruh sağlığıyla bir ilişkisi var mı? Elbette olabilir. Fakat bunu söyleyebilmem için o insanın karşımda oturması gerekir. Israrla “insan teki” diyorum; ruh sağlığı hâlâ birey odaklıdır. Toplumsal zihniyetin sağlıklı ya da hastalıklı yanları psikiyatrinin alanına girmiş değil, belki de hiç girmemeli.

Mesleki sınırlarımızı bir kenara koyduğumuzda konuşabiliriz artık. Çünkü komplo teorileri yalnızca siyaset meydanında değil, hayatın her köşesinde dolaşıyor. Yaygınlaştıkça da şu duygu güçleniyor: Dünyayı yöneten şeytani bir üst aklın elinde oyuncak olduğumuz ve hiçbir şey yapamayacağımız hissi.

Bir de “zihin denetimi” anlatıları var. Hepimiz az çok biliyoruz; kitaplardan, dizilerden, filmlerden. Biraz serinkanlı bakalım.

Zihin denetimi, bir kişi ya da grubun davranışını, onun bilgisi ve rızası dışında, örtülü biçimde yönlendirme iddiasıdır. Başkasının zihnini bilme arzusu insani bir meraktır. Aynı zamanda ruhsal rahatsızlıkların yeşerdiği bir zemin. “Zihinler okunuyor”, “her şey kontrol ediliyor” türü düşünceler ciddi patolojilerin işareti olabilir.

Bu alan tehlikelidir. Düşmandan korunmaya çalışırken insan kendini hastalığın kucağında bulabilir.

Sözü edilen yöntemlere bakalım. Sokakta senaryo kurarak insan davranışını yönlendirme çabaları var; sosyal psikolojinin itaat deneylerinden beslenen teknikler. Gözetime dayalı yönlendirmeler var; kayıtlar, dinlemeler, ifşalar, manipülasyonlar. Güç odaklarının bunlara ne ölçüde başvurduğunu bilmiyoruz ama bu iki başlık, en azından teorik olarak mümkün.

Hipnoz ve ilaçlar meselesi ise çok daha karışık. Hipnoz hakkında kamuoyunun bildiği şeylerin çoğu yanlış. Hipnoz altında kişiye, benlik bütünlüğünü parçalayacak bir eylem zorla yaptırılamaz. “Beyin yıkama” hikâyeleri Soğuk Savaş’tan beri dolaşır; ideolojik robotlar üretildiği anlatılır. Eldeki bilimsel veri, bu anlatıları doğrulamıyor. Mikrodalga silahları, atom bombasından sonraki en büyük keşif diye sunulan araçlar… Şimdilik spekülasyon sınırında.

Bugünkü bilgilerimiz, insan bilincini başka bir bilincin emrine bütünüyle sokacak bir madde ya da tekniğin varlığını göstermiyor. Yine de insanın aklına bir komplo daha gelmiyor değil: Böyle bir maddenin var olduğu söylentisinin kendisi, bir psikolojik operasyon olabilir mi?

Şaka bir yana, bu başlık dikkat ister. Yönetimlerin kitleleri etkileme çabalarını tam olarak bilmiyoruz. Bu bilinmezlik, onların her şeye kadir olduğu anlamına gelmez. Bilimin sınırları içinde neyin mümkün olduğunu konuşabiliriz.

Ahlaki zemini kaybettiğimiz anda ise konuşma bir bilgi çöplüğüne dönüşür. İnsanlar korkuya teslim olur, özgürlük ve demokrasi için mücadele etme cesaretini yitirir. Komplo teorilerinin yaygınlaşması, bazen insanı kendi varoluşundan bile şüphe eder hale getirir. Sanki androidmişiz gibi.

Şüphe ve güvensizlik yaymak, teknomedyatik çağın en güçlü araçlarından biri. Bu araç iyi kullanılıyor. Ruhlarımızın içine kadar işliyor.

Yine de sanılmasın ki ben komplo teorileri karşısında dimdik, sarsılmaz bir yerdeyim. Bilimsel bilgimle, felsefi kavrayışımla çoğuyla baş ediyorum belki ama ben de zaman zaman şüphe denizinde kulaç atarken yakalıyorum kendimi. Güvendiğim dostlarıma kendi kuşkularımı anlattığım oluyor. Devir zor. Kötülüğün sıradanlığı bile bazen açıklama gücünü yitiriyor.

Komplo teorilerinin bu kadar kolay alıcı bulmasının bir nedeni var. Zihin, hayatta kalabilmek için en doğruyu bildiğini varsaymak zorunda. Gerçeklik değiştikçe o da dalgalanıyor. Bu dalgalanma tek tek bireylerde de düşünce tarihinde de görülebilir.

Komplo teorileri ruhsal ihtiyaçlara hazır cevaplar sunuyor. Ucuz, hızlı, paylaşılabilir. Aynı inancı başkalarıyla paylaşmanın verdiği haz da cabası.

Zihin üç ayrı salınım hattında çalışır. Akıl ile akıldışı arasında, bağlanma ile bağımsızlık arasında, şüphe ile inanç arasında. Hepimiz bu hatlarda gidip geliriz. Hoşgörü ile bağnazlık arasındaki yolculuk biraz da bundan.

Sorun komplo teorisinin varlığı değil. Sorun, arzu ile zihin arasındaki bağın kopması. İnsan öyle yorgun düşer ki, gerçekliği bir noktada dondurur. “Gerçek bu ve hepsi bu kadar” dediği an, zihnin dansı biter. Artık gerçekliğin kendisine uymasını bekler.

Oysa sağlıklı bir zihin, inandığı şeye rağmen başka olasılıklara kulak verebilir. Yeni olgular karşısında geri adım atabilir. Bu kolay değil. Veri bombardımanı altında daha da zor. Ama başka türlü insan kendi güvenini koruyamaz.

Kimi zaman doğruyu bilme ihtiyacı o kadar şiddetlenir ki, hayat tüm iddialarımızı çürütse bile geri adım atmayız. O noktada hayatla dans bitmiştir. Geriye yalnızca haklı çıkma arzusu kalır.

Hayat dansından vazgeçmeyin. Güç mücadelesinin eksik olmadığı bu dünyada, iddialı düşünceler üretmenin de dinlemenin de zararı yok; yeter ki gerçeklikle bağını kaybettiğinde vazgeçebilelim.

Komplo teorilerine sonuçları üzerinden bakın. Sizi düşünmeye, hareket etmeye, direnmeyi sürdürmeye mi çağırıyorlar? Yoksa güçsüz ve edilgen hissettirip kenara mı çekiyorlar?

Dans sürüyorsa korkmayın. Direnen insan eninde sonunda kazanır. Teknomedyatik dünyada bile.