Akupunktur denildiğinde çoğu kişinin aklına yalnızca ince iğneler gelir. Oysa o iğnelerin arkasında iki bin yılı aşan bir düşünce geleneği, bir dünya tasavvuru ve zamanla şekillenmiş bir tıp anlayışı vardır. Geleneksel Çin Tıbbı’nın omurgasını oluşturan bu yöntem, antik çağın kozmolojik ve ruhsal kabullerinden doğmuş, yüzyıllar içinde sistemleşmiş ve bugün modern kliniklerin kapısından içeri girecek kadar dönüşmüştür.

Kökeni, yazılı kaynakların işaret ettiği üzere milattan önceki ilk binyıla kadar uzanır. Şang Hanedanlığı döneminde tıbbi uygulamalar, atalara ve ruhlara dayalı inançlarla iç içeydi. Hastalık yalnızca bedensel bir mesele olarak görülmezdi; gökyüzüyle, doğayla ve görünmeyen güçlerle kurulan ilişkinin bozulmasıydı aynı zamanda. Zaman ilerledikçe bu dağınık inançlar yerini daha tutarlı bir düşünce çerçevesine bıraktı.

Han Hanedanlığı, bu dönüşümün dönüm noktalarından biri oldu. Huangdi Neijing adıyla bilinen metin, Yin ve Yang kavramlarını, Beş Element öğretisini ve Qi anlayışını bir araya getirerek tıbbi düşünceyi sistemli bir zemine oturttu. Sağlık, karşıt gibi görünen güçlerin uyum içinde var olmasıydı. Bu denge bozulduğunda ya da Qi’nin meridyenler boyunca akışı sekteye uğradığında hastalık ortaya çıkıyordu. Akupunkturun amacı da bu akışı yeniden düzenlemekti.

Üçüncü yüzyılda kaleme alınan Zhenjiu Jiayi Jing ise noktaları ve meridyenleri daha belirgin hale getirdi. Böylece uygulama yalnızca felsefi bir çerçeveye değil, belirli anatomik referanslara da dayanmaya başladı. İğnelerin yerleştirileceği noktalar tanımlandı, yöntemler kayda geçirildi. Bu, akupunkturun dağınık bir uygulamadan daha kurallı bir tıbbi pratiğe evrilmesinin işaretlerinden biriydi.

Song Hanedanlığı dönemine gelindiğinde eğitim daha düzenli bir yapıya kavuştu. Wang Weiyi’nin tasarladığı bronz insan modelleri, noktaların yerini öğretmek için kullanılıyordu. Bu modeller, teorinin soyutluğunu somutlaştıran araçlardı. Zaman içinde çelik iğnelerin geliştirilmesi de uygulamayı teknik açıdan güçlendirdi. Bitkisel tedaviler Çin tıbbında her zaman güçlü bir yer tutsa da akupunktur hiçbir dönemde tamamen geri plana düşmedi; klinik pratikte varlığını sürdürdü.

Yöntemin sınırları Çin coğrafyasıyla sınırlı kalmadı. Altıncı yüzyıl civarında Kore ve Japonya’ya ulaştı, orada yerel tıp gelenekleriyle kaynaştı. Japonya’da farklı teknikler geliştirildi ve uygulama ulusal tıp anlayışının bir parçası haline geldi. Avrupa ise akupunkturla daha geç tanıştı. On altıncı yüzyıldan itibaren misyonerlerin ve gezginlerin aktardığı bilgilerle bir merak oluştu, fakat gerçek anlamda klinik ilgi on dokuzuncu ve yirminci yüzyıllarda belirginleşti.

Yirminci yüzyılın ikinci yarısı, akupunktur açısından ayrı bir sayfa açtı. Çin Halk Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla Geleneksel Çin Tıbbı kurumsal bir çerçeveye taşındı ve standartlaştırıldı. 1972’de ABD Başkanı Richard Nixon’ın Çin ziyareti, Batı dünyasında akupunktura yönelik ilgiyi görünür biçimde artırdı. O tarihten sonra yöntem, tamamlayıcı tıp başlığı altında pek çok ülkede uygulanmaya başladı. Dünya Sağlık Örgütü’nün belirli klinik durumlarda yararlı olabileceğini belirten raporları da bu süreci destekledi.

Bugün akupunktur, özellikle ağrı yönetiminde sıkça başvurulan bir yöntem olarak karşımıza çıkıyor. Modern araştırmalar, etkilerini nörofizyolojik mekanizmalar üzerinden açıklamaya çalışıyor. Endorfin ve enkefalin salınımının uyarılması, nörotransmitter aktivitesinin modülasyonu ve periferik sinir iletiminin etkilenmesi gibi bulgular, bu yöntemin ağrı modülasyonundaki rolünü anlamaya yönelik çabaların parçası. Geleneksel metinlerdeki Qi kavramı ile modern biyomedikal dil birebir örtüşmese de, iki yaklaşımın aynı olguyu farklı çerçevelerden yorumladığı görülüyor.

Akupunkturun hikâyesi, yalnızca bir tedavi tekniğinin serüveni değil. Antik kozmolojiden başlayıp yapılandırılmış bir teoriye, oradan da laboratuvar ortamındaki nörobiyolojik araştırmalara uzanan bir çizgi. İğnelerin izlediği yol, düşüncenin izlediği yoldan bağımsız değil.

Bugün dünyanın birçok yerinde kliniklerde uygulanan bu yöntem, tarihsel sürekliliğini koruyarak varlığını sürdürüyor. Bir yanda kadim metinler, diğer yanda modern araştırma makaleleri. Akupunktur, bu iki dünyanın arasında, zamanın içinden geçerek gelmiş bir tıbbi pratiğin adı olarak yaşamaya devam ediyor.