Geçenlerde bir tanıdığımızın oğluna araç çarptı. Kolu kırıldı. Hastane, film, alçı derken insanın böyle bir olaydan sonra beklediği şey ağrının dinmesi ve hayatın yeniden normale dönmesidir.
Fakat kazadan sonra başka bir şey başladı.
Telefonlar.
Kendisini avukat olarak tanıtanlar, “hasar danışmanıyım” diyenler, tazminat dosyasını takip etmeyi teklif edenler, vekâlet isteyenler…
Bir iki telefon olsa tesadüf dersiniz. Sayı yüzlerle ifade edilmeye başlayınca insan ister istemez duruyor.
Bu insanlar kazayı nereden öğrendi?
Gencin telefon numarasına nasıl ulaştılar?
Ben meseleyi yalnızca bu kazaya bakarak değerlendirmiyorum. Başından beri takip ettiğim kadarıyla kişisel verilerin izinsiz biçimde el değiştirmesi tartışması yalnızca trafik kazalarıyla da sınırlı değil. Zaman zaman farklı alanlarda benzer sorularla karşılaşıyoruz.
Çünkü bugün mesele kaza bilgisi olur, yarın vatandaşın iletişim bilgisi, başka bir gün başka bir kişisel veri.
Aslında Türkiye bu konuda hukuken sahipsiz bir ülke değil. Kişisel verilerin hukuka aykırı biçimde ele geçirilmesi, başkasına verilmesi veya yayılması mevzuatımızda ciddi yaptırımlara bağlanmış durumda. Kişisel Verilerin Korunması Kanunu var. Türk Ceza Kanunu’nda da kişisel verilere ilişkin suçlar açık biçimde düzenlenmiş.
Yani sorun “kanunumuz yok” meselesi değil.
Tam tersine, böylesine ciddi hukuki düzenlemelere rağmen bu olayların nasıl yaşanabildiğini sorgulamamız gerekiyor.
Bir insan trafik kazası geçiriyor. Henüz kolundaki alçı kurumadan, kendisini hayatında hiç görmemiş insanlar onun telefonuna ulaşabiliyor ve yaşadığı olay üzerinden hizmet teklif edebiliyor.
Burada insanın zihnini rahatsız eden şey telefonun çalması değil.
Telefonun neden çaldığı.
Elbette mesele avukatlık mesleği değildir. Mesleğini hukuk ve meslek etiği içinde yapan avukatları böyle bir tartışmanın içine topluca çekmek hem yanlış hem haksızlık olur. Burada sözünü ettiğim, kazazedeyle hiçbir ilişkisi olmadığı hâlde olaydan haberdar olup kişisel iletişim bilgisine ulaşan ve bunu iş elde etmek amacıyla kullanan kişiler.
Bu kadar hızlı bir bilgi dolaşımı varsa bunun kaynağının araştırılması gerekir.
Üstelik dijital çağın eski bürokrasiye göre önemli bir avantajı da var. Eskiden bir dosyanın kapağını kimin açtığını bulmak her zaman kolay değildi. Bugün elektronik sistemlerde yapılan işlemlerin önemli bir kısmı kayıt bırakıyor.
Kim baktı?
Ne zaman baktı?
Hangi yetkiyle baktı?
Devletin gücü biraz da bu soruların cevabını bulabilmesindedir.
Nizamülmülk’ün Siyasetnâme’de üzerinde durduğu meselelerden biri devlet görevlilerinin ve devlet adına kullanılan yetkinin gözetimidir. Aradan yüzyıllar geçti. Defter ekrana, mühür şifreye dönüştü. Fakat mesele değişmedi: Devlete emanet edilen bilgi de devletin koruması altındadır.
Bu nedenle meseleyi bir suçlama şeklinde değil, ciddi bir inceleme ihtiyacı olarak görüyorum.
İçişleri Bakanlığımızın ve Adalet Bakanlığımızın bu konuda gerekli hassasiyeti göstereceğine inanıyorum. Her iki Bakanımıza da güveniyorum. Kişisel verilerin korunması yalnızca teknoloji ve mevzuat meselesi değildir. Vatandaşın devlete duyduğu güvenin de bir parçasıdır.
Belki trafik kazalarından başlanır, belki daha geniş bir inceleme yapılır. Kamu sistemlerindeki erişim kayıtları, olağan dışı sorgulamalar ve kişisel bilgilerin üçüncü kişilere hangi kanallardan ulaşabildiği yeniden ve daha sıkı biçimde ele alınabilir.
Bunu devlete karşı söylenmiş bir eleştiri olarak değil, devletin elini güçlendirecek bir çağrı olarak görmek gerekir.
Çünkü kanun varsa, yaptırım varsa, teknik imkân varsa ve buna rağmen kişisel bilgilerimiz bizden önce hiç tanımadığımız insanların eline ulaşabiliyorsa, üzerinde durmamız gereken ciddi bir sorun var demektir.
O gencin kolu iyileşecek.
Benim merak ettiğim ise hâlâ aynı:
Telefon numarasını kim verdi?