Filozof, matematikçi, bilim insanı, mucit ve aynı zamanda çağının iyi bir ilahiyatçısı olan Blaise Pascal, 17. yüzyılın ortalarında insanlık durumunu şu sarsıcı tespitle özetlemişti: "İnsanlığın tüm mutsuzluğu, tek bir şeyden, insanın bir odada sessizce tek başına oturamamasından kaynaklanır." Pascal’ın bu uyarısı, modern dünyanın gürültüsü içinde sadece bir "huzur" arayışı değil, aslında varoluşsal bir hayatta kalma stratejisidir. Ancak günümüzün parçalanmış dikkat ekonomisinde bu önermeyi bir adım ileri taşımak gerekir: İnsan, sadece o odada oturmakla kalmamalı; günde en az 10 dakika, beynini sınırlarına kadar zorlayacak bir düşünme seansına kendini mahkûm etmelidir. Bu, zihinsel bir lüks değil, biyolojik yani aslında varoluşsal bir zorunluluktur.
Zorlanmayan Yumuşar
Soyut kavramlar, fiziksel gerçekliklerle kıyaslandığında daha iyi anlaşılır. İnsan vücudunun en sert yapısı olan kemikler, statik ve değişmez görünseler de aslında sürekli bir dinamizm içindedirler. Kemik aslında bir sudur. Bu tanım kemiğin gözle görünür bir akışkan olmasa da mikroçevredeki dinamik yapısını temsilen yapılır. Bir kemiğin yoğunluğunu korumasını sağlayan şey, ona binen yüktür. Eğer kemikler ağırlık taşımazlarsa, yerçekimine karşı direnmezlerse veya fiziksel bir baskıya maruz kalmazlarsa, vücut bu dokuyu "gereksiz" addeder ve yıkım süreci başlar. Kemiğe sertliğini veren içeriğindeki kalsiyum iyonları uzaklaştırıldığında, kemik dokusu lastik kıvamında yumuşar. Tıp literatüründe osteoporoz olarak bilinen bu erime, aslında sistemin "kullanılmayan organı tasfiye etme" biçimidir.
Aynı durum kas sistemi için de geçerlidir. Bir kasın hacmini ve işlevini koruması için zaman zaman izotonik (boyu kısalarak) zaman zaman da izometrik (sabit uzunlukta direnç göstererek) kasılması gerekir. Bu zorlanma yaşanmadığında, kas dokusundaki yapı taşları olan makro moleküller proteinler ve minareller uzaklaşır. Hücresel düzeyde cereyan eden bu olayın sonunda kalın kas lifleri ince ipliksi hale döner. Kasılma yeteneğini kaybeder. Bu tür kas erimesine atrofi denir. Bu aynı zamanda gücün ve yaşam iradesinin de geri çekilmesidir.
Zihin de bu biyolojik yasadan muaf değildir. Eğer beyin, her gün belirli bir süre boyunca bir konuya odaklanarak, karmaşık bir metni deşifre ederek veya çetin bir entelektüel tartışmaya girerek "zorlanmazsa", zihinsel bir osteoporoz kaçınılmaz hale gelir. Düşünme eylemi, zihnin kalsiyumudur.
Entelektüel Tartışmalar
Zihni zorlamak, sadece boşluğa bakmak demek değildir. Bu eylem, elli ayaklı, dilli dudaklı, yani çok boyutlu ve karmaşık bir muhatapla girişilen ateşli bir tartışma kadar canlı olmalıdır. Bu muhatap bazen zor bir kitap, bazen çelişkili bir fikir, bazen de insanın kendi iç sesi olabilir. Önemli olan, zihnin "otomatik pilot" modundan çıkarılmasıdır.
Modern insan, vaktinin büyük çoğunluğunu "meşgale" peşinde harcar. Pascal’ın dediği gibi; eğlence, iş ve bitmek bilmeyen gürültü, aslında insanın kendi çıplak gerçeğiyle karşılaşmaması için ördüğü bir duvardır. Televizyon kanalları arasında gezinmek veya sosyal medyada sonsuz bir kaydırma yapmak, zihni çalıştırmaz; aksine onu uyuşturur. Oysa yoğunlaşma, sorular sorma ve cevaplar arama süreci, zihnin izometrik kasılmasıdır. Bir konunun merkezine inmek, o konunun çeperlerinde dolaşmaktan çok daha fazla enerji gerektirir. Ancak gerçek "anlam", sadece o merkeze ulaşıldığında gün yüzüne çıkar.
Niçe’nin Laneti
Ancak burada hassas bir denge devreye girer. Zihni zorlamak bir erdem olsa da bunu 7/24 süren bir saplantıya dönüştürmek, Friedrich Nietzsche’nin işaret ettiği o karanlık dehlize açılabilir. Nietzsche’ye göre, her şeyi en ince ayrıntısına kadar bilmek ve sürekli bir sorgulama hali içinde yaşamak, beraberinde bir "lanet" getirir: Bilginin getirdiği acı. Çok bilen çok acı çeker.
Sürekli uyanık bir bilinç; dünyanın tüm adaletsizliğini bilerek, yanında varoluşun sonsuzluğa açılan bilinmezliğine rağmen, insanın çok kısa süreye çok şey sığdırma telaşı içinde ısrarla kendini tüketmesindeki yanlışlığı her saniye hisseder. Bu, taşınması güç bir ağırlıktır. Hiper-enformasyon ve dur durak bilmeyen bir zihinsel faaliyet, ruhu yorar ve "bilgelik" yerine "melankoli" üretir. Bu yüzden, düşünme seansı bir "maraton" değil, bir "yüksek yoğunluklu antrenman" bir tür spor (kardiyo) gibi kurgulanmalıdır. Bunun yeterli adrenalin deşarjı sağladığının belirtisi ‘aydınlanma’dır. Tabiri caizse buna gönül gözünün açılması desem abartmış olmam. Bu tür duyuları algıları ve muhakeme yeteneği artırılmış bir beyin, olumsuzlukların kokusunu alır yani tehlikeleri önceden sezer. En önemlisi bu sayede problem oluşmadan önlemini almış olacağı için, daha az komplikasyonla karşılaşır. Bu da enerjisini daha önemli işlere ayırması demektir. İşte beyin faaliyetlerini canlı tutmak bu kadar yararlıdır. Bunun için günde 15-20 dakikalık bir derinleşme yeterlidir. Geri kalan zaman, o düşüncelerin demlenmesine ve hayatın akışına bırakılmalıdır.
Zihinsel Kozmos
İnsanın kendi içindeki erkeksi (yapıcı, sınır çizen, sert) ve kadınsı (akışkan, kapsayıcı, estetik) enerjilerin dengesi, düşünme eyleminde de kendini gösterir. Testosteronun o "ham ve zorlayıcı" gücüyle bir konunun üzerine gitmek; ardından östrojenin o "bağlantı kuran ve sofistike" zarafetiyle ulaşılan sonuçları yorumlamak, zihinsel bir simyadır.
Düşünmek, kaostan bir düzen (kozmos) yaratma çabasıdır. Tıpkı bir heykeltıraşın mermeri yontması gibi, insan da düşünerek kendi ruhunu yontar. Gereksiz olanı atar, özü ortaya çıkarır. Bu süreçte çekilen "zorluk", aslında eserin değerini belirleyen şeydir. Zorlanmayan bir zihin, köşeleri yuvarlanmış, silik ve etkisiz bir taş parçasına benzer. Oysa her gün düzenli olarak baskıya maruz kalan, ağırlık taşıyan ve soru işaretlerinin çekiç darbeleriyle şekillenen bir zihin, zamanla muazzam bir heykele dönüşür.
Sonuç
Sonuç olarak, Pascal’ın "odada oturma" tavsiyesini modern bir zihinsel disipline dönüştürmek zorundayız. Kendimizi dış dünyanın uyuşturucu etkisinden sıyırıp, günde kısa ama yoğun bir süre boyunca "düşünme laboratuvarımıza" çekilmeliyiz. Bu, kemiklerimizi osteoporozdan, kaslarımızı atrofiden, zihnimizi ise sığlıktan korumanın tek yoludur.
Unutulmamalıdır ki, bizler DNA’mızdaki o küçük farklarla, birbirimizin eksiklerini tamamlamak üzere tasarlanmış sanatçılarız. Kendi zihinsel derinliğini kazanamamış bir birey, bir başkasının hayatındaki "boşluğu" dolduramaz. Kendi mermer bloğumuzu yontmak için ihtiyacımız olan tek şey, o 10 dakikalık cesaret ve odaklanmadır. Hayatın muazzam heykeli, ancak bu bireysel "tamlanma" çabalarının sonucunda, o ince çizgide yürürken ortaya çıkacaktır. Çünkü; insan olmak, sadece nefes almak değil; o nefesi bir düşünceye, bir soruya ve nihayetinde bir anlama dönüştürmektir.
Beyin Osteoporozu
Prof. Dr. Ethem GÜNEREN
Yorumlar