Gerçek Nerede Başlıyor? Bazen insanın kafasını en çok karıştıran şey, gördüğüyle bildiği arasındaki uçurumdur.

Ben bu uçurumu en çok yoğun bakımda hissediyorum. Yoğun Bakımda olduğum anlarda Monitörlerin ritmik bippp…bip.. seslerinin arasında, göğsü inip kalkan bir beden görüyorum; sıcak, canlı gibi… Ama bir yandan da iç sesim bana fısıldar: “Burada olmayan bir şey var.”

Yıllardır bu sorunun ortasında yaşıyorum. Yıllardır bunu hep düşüyorum. Hastalarım, aileler, hatta bazen kendi vicdanım bile aynı soruyu fısıldıyor: “Gerçek nerede başlıyor? Neye yaşam, neye ölüm diyoruz?”

Ben bu yazımda size, kendi zihnimde yıllardır dolaşan bu soruları anlatmak istiyorum. Çünkü biliyorum ki siz de merak ediyorsunuz. Ben sorgularken, sizin sorguladığınızı hissediyorum.
Bu doğal bir durum. Bu konuyu zaten tereddüt üretmek ve sorgulamak için yazıyorum..

Bir düşünün…
Bir insanın bedeni sıcacık duruyor. Kalp monitörde ritim çiziyor. Ventilatör( solunum destek cihazı) taraftar gibi ritmik nefes veriyor. Ama ben çıkıp diyorum ki: “Artık O yok.”

Normal bir insan buna nasıl inanır? Elini tuttuğun kişinin elisıcakken, nasıl “öldü” dersin? gerçekten buna inanmak kolay değil. İnsan zihni gördüğüne inanır. Bilim ve Metafizik ise görünmeyene. İşte kırılma tam burada başlıyor.

Bir aile yanıma gelip “Hocam, bu kadar sıcak bir vücuda nasıl ölü diyorsunuz?” dediğinde, o sorunun içindeki isyanı, çaresizliği, şüpheyi çok iyi anlıyorum. Çünkü ben de bir insanım. Benim de sevdiklerim var. Ben de olsam aynı soruyu sorardım. Ama bir de bildiklerim var. Gördüğüm, öğrendiğim, onlarca vaka boyunca içime işleyen şeyler…

Bir insanın nefesini, duygusunu, benliğini, gülüşünü, korkusunu taşıyan organ kalp değil; beyindir.
Kalp durunca çalıştırılabilir. Nefes kesilince makine devreye girebilir. Ama beyin… Bir kez sustu mu, o sessizliğin geri dönüşü yoktur.

Bu yazıyı okurken içinizden şöyle diyeceğinizi biliyorum: “Hocam, ya yanılıyorsanız? Ya bir mucize varsa? Ya geri dönüyorsa?” Ben de yıllarca aynı soruları kendime de sordum. Tıp böyle bir şeydir zaten: Bir yandan kesinlik ister, bir yandan şüpheyle beslenir. Ben de bu ikisinin tam ortasında yaşayan biriyim. Ama şunu öğrendim: Bazen sıcaklık gerçeğin kendisi değildir. Bazen kalp ritmi bir hayata değil, bir makine ayarına bağlıdır. Bazen bedenin görüntüsü, zihnin yokluğunu örten ince bir perde gibidir. Ve o perdeyi kaldırdığınızda gerçek tüm ağırlığıyla çıkar: İnsan beyni sustuğunda, geriye sadece beden kalır.

Bu cümle size acı gelebilir. Biliyorum. Ama merak etmeyin, bu yazıda sadece acı yok. Sorgulama var. Şüphe var. İnsan olmanın kırılganlığı var. Ve en önemlisi: Gerçeği birlikte anlamaya çalışma çabası var. Çünkü konu beyin ölümü olunca, kimse tek başına karar veremez. Ne ben, ne siz nede başkası… Bu konu ortak bir yüzleşme gerektiriyor. İşte o yüzleşme yolculuğuna şimdi başlıyoruz.

Bilim Ne Diyor, İnsan Ne Görüyor?

Bir insanın elinden sıcaklığı alınca ölür; ama bazen el sıcak kalır, insan çoktan gitmiştir.
Bu cümleyi kabul etmek kolay değil. Hatta çoğu zaman mantık, duygunun karşısında zayıf kalıyor.
İşte o yüzden beyin ölümü, tıbbın en net olduğu kadar toplumun en çok sorguladığı alandır. Peki bilim bize ne söylüyor? Ben neye dayanarak “bitti” diyorum? Hangi bulgular beni bu kadar kesin konuşturuyor? Bu sorunun cevabı sadece bir duyguyla değil, nörolojik gerçeklerle verilebilir.

1. Beyin ölümü, geri dönüşsüz bir beyin sapı kaybıdır.

Beyin sapı, insanın “otomatik pilotudur.” Nefesi O başlatır. Kalp hızını O düzenler. Ağrıyı algılatır.
Göz bebeklerini ışığa göre büyütür. Yutkunmayı sağlar. Beyin sapı tamamen çöktüğünde(yani tüm fonksiyonlarını kaybettiğinde), artık:

• İnsan kendi nefesini başlatamaz.

• Göz bebekleri ışığa yanıt vermez.

• Öksürük refleksi yoktur.

• Yutamaz.

• Uyanamaz.

• Bilinç oluşturamaz.

Bunların hepsi, tıpta “geri dönüşsüz” kriterlerdir. Bu yüzden beyin ölümü ölümdür. Çünkü insanı insan yapan bütün nörolojik ağlar çoktan kapanmıştır.

2. Kalp neden atıyor peki?

Bu da insanların en çok kafasını karıştıran nokta. Kalbin kendi elektrik sistemi vardır. Kısacası, kalp beyinden bağımsız olarak bir süre daha atabilir. Bu, “yaşıyor” anlamına gelmez. Sadece “organik sıcaklık devam ediyor” anlamına gelir. Bir insanın kalbi atarken bile ölü olabileceği fikri birçok toplumunda hâlâ şaşırtıcı geliyor. Ama modern tıpta ölüm tanımı: Beynin geri dönüşsüz kaybıdır. Kalbin değil.

3. Neden geri dönüş yok?

Bazıları sosyal medyada dolaşan örnekleri gösterip “beyin ölümü sonrası uyananlar var” diyor. Ama o videoların hepsi komadır, bitkisel hayattır, derin bilinç kaybıdır. Yani Beynin geri dönüşsüz kaybı olan gerçek beyin ölümü değildir. Gerçek beyin ölümü durumunda:

• Beyne giden kan tamamen durmuştur. Koşulsuz istisnasız kan akımı yoktur.

• Beyin dokusu çürümeye başlar.

• Hücreler oksijensiz kaldığı için dakikalar içinde ölür.

• Tekrar çalışacak bir nöron ağı kalmaz.

Bilimsel olarak geri dönüş imkânsızdır. Bugün dünyada bunu tersine çevirecek hiçbir tedavi yoktur.

Ne kök hücre,
ne beyin pili,
ne soğutma tedavileri,
ne yapay zekâ…

Hiçbiri ölmüş dokuyu geri getiremez. Ve burada tıp bilimi ile toplumun algısı karşı karşıya gelir.. Çünkü toplum için “görüntü” gerçek gibidir. Tıp için “biyolojik süreç” gerçektir.

4. Bir insan neden sıcak kalır o zaman?

Çünkü makine akciğerleri şişirir. Ventilatör (yapay solunum cihazı) oksijen verir. Kalp kendi ritmini bir süre koruyabilir. Cilt sıcaklığını hemen kaybetmez. Ama bu sıcaklık, bilincin sıcaklığı değildir. Bu sıcaklık, insanın varlığını göstermez. Bu sıcaklık, sadece organların biyolojik ataletidir. Ve bunu anlatmak çok zor. Hele ki kendi evladının, eşinin, babasının elini tutan biri için…

5. Bilimsel kesinlik ailelerin duygu dünyasında neden çalışmaz?

Çünkü aile, sevdiklerinin görüntüsünü “hayat” ile eşleştirir. Biz hekimler ise görüntünün arkasındaki biyolojik suskunluğuokuruz.

Ben yıllarca bu iki dünyanın arasında kaldım: Mezarlıklarmüdürlüğünde çalıştığımda ölülerin ilk muayenesini yaptığımda, yoğun bakımda beyin ölümü gerçekleşen ve henüz yeni ölen insanları gördüğümde görüntünün sıcaklığı ile bilginin soğukluğu arasında kaldım.

Bir annenin gözyaşıyla karşılaşınca, bütün tıbbi terimler anlamını kaybeder. Ama yine de bir gerçek var: Gerçeği söylemek, gerçeği acıtmaz. Gerçeği bilmemek acıtır.

Bu yazıyı yazma nedenim de tam olarak bu: Toplumunbeynindeki soru işaretlerini, çok sert olamadan, Çok acımasız olmadan ama çok yumuşak da olmadan, hem insanı hem bilimi koruyarak konuşmak. Çünkü siz merak ederken ben de merak ediyorum: Gerçek nerede bitiyor? İnanç nerede başlıyor? Bilim nerede konuşuyor? İnsan nerede susuyor? Bu sorular hâlâ zihnimde.
Ve sizin yüzlerinizde de görüyorum aynı soruları. Bu yüzden konuşmaya devam etmeliyiz.

Peki Ölüm Nerede Başlıyor, Yaşam Nerede Bitiyor?

Bir insanın hayatı, tek bir anla bitmez aslında. Ama tıp, o anı tanımlamak zorundadır. Çünkü karar vermek, kayıt tutmak, sorumluluk almak ancak tanımla mümkündür. Biz “ölüm” dediğimiz şeyi tanımlarken, aslında insanın en derin korkusuna isim veriyoruz. Belki bu yüzden beyin ölümü, Türkiye’de hâlâ tartışmalı bir konu. Belki bu yüzden beni de ve her şeyi de sorguluyorsunuz.
Haklısınız. Ben de yıllarca kendi içimde aynı soruları sordum:

• İnsan ne zaman ölür?

• Bilinç durduğunda mı?

• Beyin kapandığında mı?

• Yoksa “ruh” dediğimiz şey bedenle bağını kopardığında mı?

Bu sorular tıbbın kitaplarında yazmaz. Ama yoğun bakımın kapılarında her gün duyulur.

1. Beyin ölümü tıbbi bir tanıdır; ama insani bir kırılmadırda aslında.

Beyin ölümü kararını verirken elimde kan gazları, refleks testleri, MR görüntüleri olur.
Ama aileye döndüğümde masanın üzerinde ne MR kalır, ne kan gazı. Orada sadece insanın kendi gerçeği vardır.

Bir baba bana şöyle demişti: “Hocam, görüntüsüne bakınca ölmemiş gibi geliyor bana, göğsü kalkıyor iniyor. Kalbi atıyor.” Biliyorum. Çünkü ölüm, görüntüyle anlaşılmaz. Sesle anlaşılmaz. Dokunmakla anlaşılmaz.

Ölüm, bilincin yokluğudur. Kimliğin kapanmasıdır. Ben tanımlanmasının yok olmasıdır. İnsanın kendi hikâyesinden düşmesidir. Hikayesinin sonlanmasıdır.

Beden durabilir, ama insan dediğimiz şey beden değildir. Bu cümle hem bilimsel hemde felsefî olarak doğrudur. Tıbbın tanımladığı ölüm: Beynin geri dönüşsüz kaybıdır. İnsanın hissettiği ölüm ise bambaşkadır. İkisini birleştirmek kolay değil. Ama mümkündür.

2. Halkın sorusu değişmez: “Hocam, bir ihtimal olamaz mı?”

Bu soruya ilk duyduğum zaman her zaman ama her zaman sanki ilk defa duymuşum gibi saygı duyuyorum. Çünkü bu soru umut taşır. Ama aynı zamanda korku da ,yaşam süreci ve anlamını kabullenmede zorluk da taşır. Gerçekler ise şöyle( En azından şu anki bilgi ve teknoloji birikimimize göre)

• Beyin ölümü geri dönüşsüzdür.

• Beyne kan gitmez.

• Beyin dokusu çürümeye başlar.

• Beyin sapı refleksleri tamamen kaybolur.

• Solunum merkezleri kapanır.

• Bilinç yok olur.

• Klinik olarak “insanı insan yapan” dediğimiz bütün fonksiyonlar bitmiştir.

Bu aşama:

• Koma değildir.

• Bitkisel hayat değildir.

• Derin sedasyon( anastezinin derin uyutması) değildir.

Beyin ölümü tamamen farklıdır. Ama toplum bu ayrımı bilmiyor. Bu yüzden ben bu yazıyı yazarken yalnızca bir bilim adamı gibi değil, aynı zamanda bir anlatıcı gibi davranmak zorundaydım. Çünkü doğru bilgi, yanlış algıyı yenmenin tek yoludur.

3. Organ bağışı tartışmaları konuyu daha da karmaşıklaştırıyor.

Türkiye’de her beyin ölümü konuşması dönüp dolaşıp organ bağışına geliyor. Sanki beyin ölümü, organ bağışı için “erken ölüm ilanı” gibi algılanıyor. Oysa gerçek tam tersidir:

• Beyin ölümü tanısı organ bağışı düşünülmeden konur.

• Tanı koyan hekim, organ nakli ekibiyle temas etmez.

• Hukuken de bu ayrım kesindir.

• Hastaya konulan tanı kesinlikle organ bağışı olsa da olmasa da değişmez.

Ama toplumda şöyle bir kuşku var: “Acaba acele mi edildi?”Bu şüpheyi yok etmek için bilimi sade anlatmak gerekiyordu. İşte bu yazı bunun için yazıldı.

Organ bağışı, ölümün erken ilan edilmesi değildir. Organ bağışı, ölümden sonra hayatın devam etme ihtimalidir.Kişinin belki başkasının canında biyolojik olarak yaşamaya devam etmesidir. Birileri ölümü konuşuken, başka birileri hayatı bekler. Bu ikisi karıştırılmamalıdır.

4. Peki ya ruh? Peki ya bilinç? Ya Can?

İşte bu, bilim adamı olsam da cevaplamakta zorlandığım kısımdır. Çünkü ruh yalnızca tıpla değil, kültürle, inançla, insanın kendi iç sesiyle ilgilidir. Ben bir doktor olarak beyin ölümü sonrası bilincin geri gelmediğini biliyorum. Ama bir insan olarak ölümün bir “yolculuk” olup olmadığını bilmiyorum. Ama Şunu söyleyebilirim:

• Beyin ölünce bilinç biter.

• Ama insanın bıraktığı iz bitmez.

• Hatıralar, kokular, sesler bitmez.

• İnsan başka insanların hayatında yaşamaya devam eder.

Bu bilimsel değil; insani bir gerçek. Ve bazen insani gerçekler, bilimsel gerçeklerden daha uzun yaşar.

Sonuç olarak: Ölümü anlamak, ölümü kolaylaştırmaz. Ama bilinmezliği azaltır. İçimizi ferahlatır. Bize huzur verir.

Bu yazıyı size öğretmek için değil, birlikte düşünmek için yazdım. Çünkü yıllardır şunu görüyorum: Ölüm, bilinmezlik kadar acıtır. Gerçek ise, doğru anlatılırsa, acıyı biraz olsun yüklenebilir kılar.

Ben doktorum ama duygularım var. Siz hasta yakınısınız ama acınız var. Bu konuda hepimiz aynı yerden geçiyoruz: Tereddüt ederek, sorgulayarak, bazen şüphe ederek… Ama en sonunda gerçek şu: Beyin ölümü, ölümün kendisidir. Beden bazen sıcak kalabilir. Kalp bir süre daha atabilir. Ama insanı insan yapan merkez çoktan susmuştur

Ve bütün yoğun bakım tecrübem bana şunu öğretti:

Beyin susunca, insan susar.
Ama insanın bıraktığı iz hiç susmaz.

İz bırakanlardan olun. Ve bu yazı da o izin bir parçası olsun.