İki dünyanın ağrısı: bir sınıf göstergesi ve psikolojik saldırı olarak "tatil".
Modern zamanların en büyük illüzyonlarından biri, aynı gökyüzünün altında yaşayan tüm insanların aynı hayatı deneyimlediği masalıdır. Oysa aynı havayı solumak, aynı dünyayı paylaşmaya yetmez. Bazı kelimeler vardır ki, sözlükteki anlamlarıyla hayattaki karşılıkları arasında devasa uçurumlar barındırır. Bu kelimelerin en amansızı, en ışıltılısı ve belki de en ikiyüzlüsü şüphesiz ki "tatil"dir.
Tatil, kimileri için hayatın ritmik bir parçası, bir takvim rutini, kendini gerçekleştirme ve aristokratik bir dinlenme ritüeliyken; kimileri için sadece başkalarının bu ritüelini kusursuz kılmak adına harcanan bir ömürden ibarettir. Düzenli tatile çıkanlarla, pazar günleri müstesna, hayatında bir kez olsun deniz kokusunu içine çekmemiş, bir otel lobisinden içeri adım atmamış insanların aynı dünyada, aynı duygusal düzlemde yaşadığına beni kimse ikna edemez. Bu, sadece bir ekonomik yetersizlik meselesi değildir; bu bir yaradır. Ve bu yaranın üzerine tuz basan o meşhur sorular, masum birer merak cümlesi değil, modern sınıfsal kast sisteminin birer kırbacıdır.
Soru maskeli saldırılar: "Tatilin nasıl geçti?"
Gündelik hayatın sıradan akışında, kahve makinesinin başında ya da bir ofis koridorunda sorulan o soruları gözünüzün önüne getirin: "Tatile ne zaman çıkıyorsun?", "Tatilde nereye gideceksin?"... Bu sorular henüz tahammül edilebilir sınırlardadır. Çünkü henüz yaşanmamış, olasılıklar dahilinde olan (ya da olmayan) bir geleceğe aittir. Yalanlanabilir, geçiştirilebilir, "Bu yıl işler yoğun" denilerek kibar bir zırhla savuşturulabilir.
Ancak bu soruların en acımasızı, en amansızı ve en kibirlisi, geçmiş zaman kipine sığınarak gelen bir ok gibidir: "Tatilin nasıl geçti?"
Bu soru, aslında bir soru değildir. Soru imgesinin altına gizlenmiş, kadife eldiven içindeki demir bir yumruktur; incelikli bir saldırıdır. Karşısındakinin hayatında o "boş zaman" lüksünün varlığını peşinen kabul eden, etmiyorsa da yokluğunu yüzüne vurmaktan çekinmeyen bir üstenci körlüktür. Ömrü hayatında hiç ateş böceği görmemiş, gecenin karanlığını sadece yorgunluktan sızdığı loş odasında tanımış birine, ateş böceklerinin ay ışığında nasıl dans ettiklerini sormak gibi, su katılmamış bir merhametsizliktir. Olmayan bir deneyimin mukayesesi istenmektedir. Denizin tuzunu, güneşin teni yakışını bilmeyen bir ruha, o sıcaklığın anatomisini sormak, karşısındakinin yoksunluğunu bir madalya gibi göğsüne iğnelemektir. Ne demek istediğimizi, bu sorunun muhatabı olanlar da, o soruyu bir hançer gibi karşısındakinin göğsüne saplayanlar da içten içe çok iyi bilir.
Görünmez sınır
Dünya, tatil yapanlar ve tatil yapanlara hizmet edenler olarak çok net bir çizgiyle ikiye bölünmüştür. Beş yıldızlı bir resort otelin sonsuzluk havuzunda elindeki kokteylini yudumlayan insan ile o kokteyli otuz sekiz derece sıcağın altında, yüzündeki tebessümü hiç düşürmeden taşımak zorunda olan kominin dünyası arasındaki mesafe, galaksiler arası mesafe kadardır. Birinin dinlenmesi, diğerinin yorulmasına; birinin "yenilenmesi", diğerinin tükenmesine endekslidir.
Sermayenin ve modern köleliğin bu en rafine biçiminde, tatilcilerin ömrü "zamanı tüketmekle" geçer. Onlar için zaman, satın alınabilen ve harcanması gereken bir meta halini almıştır. Diğer tarafta ise ömrü, o tatilcilerin konforunu inşa etmekle, yatağını düzeltmekle, tabağını doldurmakla geçen devasa bir görünmez ordusu vardır. Pazar günleri bile evindeki kanepede sızıp kalmaktan başka bir dinlenme biçimi tanımayan bu insanların dünyasında, "tatil" kelimesi sadece televizyon ekranlarından sızan pembe bir dekordur. Bu iki zümrenin aynı havayı solurken hissettiği basınç aynı olabilir mi? Biri ciğerlerine özgürlüğü ve geniş zamanı çekerken, diğeri bir sonraki vardiyanın, ödenmemiş faturaların ve bitmeyen mesailerin daralmasını solumaktadır.
Metropollerin beton blokları arasında, fabrikaların isli çarklarında ya da plazaların klimalı hapishanelerinde ömür tüketen milyonlar için tatil, ulaşılamaz bir ütopya bile değildir artık. Çünkü ütopya, üzerine düşünülen bir şeydir; oysa bu insanlar için tatil, zihinsel bir lüks, düşünülmesi dahi vakit kaybı olan bir soyutlamadır.
İşte bu yüzden, tatil dönüşü bronzlaşmış tenleriyle, dinlenmiş yüzleriyle ortalıkta salınanların sorduğu "Nasıl geçti?" sorusu, estetik bir şiddettir. Bu soru, soruyu soranın kendi ayrıcalığını, karşısındakinin yoksunlukları üzerinden teyit etme arzusudur. "Ben gördüm, ben yaşadım, ben tükettim; ya sen?" demenin kibarlaşmış, ehlileştirilmiş, "uygar" formudur.
Modern insan, karşısındakinin nelerden mahrum olduğunu bilemeyecek kadar kör, ya da bunu bildiği halde deşecek kadar acımasızdır.
Teşhircilik
Eskiden sınıfsal uçurumlar evlerin duvarları arkasında, mahallelerin sınırlarında gizlenirdi. Bugün ise dijital dünyanın, sosyal medya algoritmalarının o sahte ve parlak vitrininde her şey orta yerde yaşanıyor. Türdeş filtre balonlarının içinde yaşayan modern tatilci, sadece tatil yapmakla kalmıyor; tatilini bir performans sanatı gibi toplumun gözüne sokuyor. Şezlong kenarından paylaşılan bir ayak fotoğrafı, bir sahil gün batımı, lüks bir restoran tabağı... Bunlar sadece anı biriktirmek değildir; bunlar, "Ben buradayım ve bu hayatın tadını çıkaracak seçkin azınlığa aitim" deklarasyonudur.
Bu teşhircilik, pazar gününü bir sonraki haftanın hayatta kalma mücadelesine enerji toplamak için evinde geçiren insanın üzerine kâbus gibi çöker. Dijital çağın bu "dikizleme ve sergileme" kültürü, sınıfsal öfkeyi ve yabancılaşmayı hiç olmadığı kadar derinleştirmektedir. İnsanlar artık sadece yaşayamadıkları hayatların mahrumiyetini çekmiyorlar; aynı zamanda yaşayamadıkları o hayatların kesintisiz reklamına maruz kalıyorlar. Ve nihayetinde, o büyülü dünyaya ait olmayan her birey, pazartesi sabahı işine döndüğünde o kahredici, o çiğ soruyla yüzleşmek zorunda kalıyor: "Eee, senin tatil nasıl geçti?"
Sonuç
Tatil olgusu, modern dünyanın eşitlik masalını yerle bir eden en somut turnusol kağıdıdır. Kimsenin kimseyi kandırmasına gerek yok. Hayatı boyunca bir kez bile tatile çıkmamış, dinlenmeyi sadece "çalışmamak" sanan bir insanla, her mevsimi ayrı bir coğrafyada karşılayan insanın psikolojisi, hayata bakışı ve insanlığa olan güveni asla eşit olamaz. Birinin dünyasında hayat bir armağandır, diğerininkinde ise bitmek bilmeyen bir ceza davası.
Bu yüzden, bir dahaki sefere birine "Tatilin nasıl geçti?" diye sormadan önce durun ve düşünün. Elinizdeki soru, masum bir sohbet açma girişimi mi, yoksa karşınızdakinin mahrumiyet duvarına fırlattığınız kocaman bir taş mı? Çünkü hayatın en sert çelişkisi, tam da bu sorunun sorulduğu o birkaç saniyelik sessizlikte, o yutkunmada ve o sahte gülümsemede gizlidir.