Kanserle mücadelede asıl mesele daha fazla hastane yaparak hasta olanları tedavi etmenin yanısıra hastalığı önlemek, erkence yakalamak ve tanı alan hastayı bürokrasiye teslim etmeden tedaviye ulaştırmaktır.

Kanserin en büyük düşmanı ameliyat, ilaç vs. değildir.

Zamandır.

Bunu yıllardır hastane koridorlarında gördüm. Aynı bakışı yüzlerce kez gördüm. Elinde dosya. Gözünde umut. Dilinde tek cümle.

“Bir an önce tedaviye başlansın.”

Sonra bekleyiş…

MR.

Tomografi.

Patoloji.

PET.

Konsültasyon.

Heyet.

İmza.

Bir evrak daha!

Kanser ise hiçbirini beklemiyor.

Son yıllarda kanser vakalarının arttığını hepimiz görüyoruz. Bunun sadece tek bir sebebi yok. Pek çok sebebi var.
Sigara var.
Obezite var.
Hareketsizlik var.
İşlenmiş gıdalar var.
Hava kirliliği var.
Kimyasallar var.
Yaşlanan nüfus var.

Şüphelenilen başka bir başlık daha var:

COVID-19.

Pandeminin uzun vadeli etkileri hâlâ araştırılıyor. Bilim henüz “Kanseri artırıyor.” demiyor. Ama bağışıklık sistemi üzerindeki uzun dönem etkiler, kronik iltihaplanma ve pandemi sırasında tarama programlarının oluşturduğu tablo dikkatlice izleniyor. Böyle dönemlerde sağlık yönetiminin görevi, kesin hüküm beklemek değil, olası riskleri yakından takip etmektir.

İşte tam burada önemli bir tercih yaparak hızlıca harekete geçmek gerekiyor.

Sağlık sistemi hastalık çıktıktan sonra mı koşacak?

Yoksa hastalık ortaya çıkmadan önce mi önlem alacak?

Ben de herkes gibi cevabın çok açık olduğunu düşünüyorum.

Kanser politikalarının temeli tedavi değil, önleme olmalı.

Çocuk daha okuldayken sağlıklı beslenmeyi öğrenmeli.

Sigarayla mücadele birkaç afişten ibaret kalmamalı. Özümsenmeli.

İnsan yürüyebileceği şehirlerde yaşamalı.

Obeziteyle mücadele, sağlık ocaklarından belediyelere kadar ortak bir hedefe dönüşmeli.

Çünkü kanser ameliyathanede başlamıyor.

Hayatın içinde başlıyor.

İkinci basamak erken teşhis.

Tarama programları ne kadar yaygınlaşırsa, hayat o kadar uzar.

Akciğer kanseri…

Meme kanseri…

Kolon kanseri…

Rahim ağzı kanseri…

Birçoğu erken yakalandığında yalnızca tedavi edilmiyor.

İnsan hayata kaldığı yerden devam ediyor.

Hastaların canını acıtan ise tanıdan sonraki süreç.

Biyopsi bekleniyor.

Patoloji bekleniyor.

PET bekleniyor.

Randevu bekleniyor.

Kurul bekleniyor.

Ancak, kanser beklemiyor.

Ben, kanser tanısı alan bir hastanın bütün görüntüleme ve laboratuvar süreçlerini birkaç gün, en geç bir hafta içinde tamamlayabildiği bir sistem hayal ediyorum. Cerrahi gerekiyorsa günler içinde planlandığı, onkoloji gerekiyorsa zaman kaybetmeden başlandığı bir sistem…

Çünkü bazen kaybedilen süre, kaybedilen bir evredir, dönemdir.

Kaybedilen şey esasında bazen bir ömürdür.

İşin vicdan tarafı kadar ekonomik tarafı da var.

Birinci evrede tedavi edilen bir hastanın maliyeti ile dördüncü evrede yıllarca süren ilaçlar, yoğun bakımlar, tekrar eden ameliyatlar ve destek tedavileri aynı değildir.

Geç kalmak, yalnızca hastaya değil, sağlık sistemine de ağır bir faturadır.

Bir ayrıntı hiç unutulmamalıdır:

Hastane koridorlarında bekleyen insanların ayakkabıları sessizdir.

Ama o sessizliğin içinde çocuklar vardır.

Eşler vardır.

Anne babalar vardır.

Henüz söylenmemiş vedalar vardır.

Biz bazen bina konuşuyoruz.

Bazen cihaz konuşuyoruz.

Bazen tabela konuşuyoruz.

Oysa o sırada zaman eksiliyor.

Kanserle mücadele, hastane kapısından içeri girildiğinde başlamaz.

Sofrada başlar.

Okulda başlar.

Parkta başlar.

Aile hekiminde başlar.

Tarama merkezinde başlar.

Ve tanı konulduğu gün, devletin bütün imkânları hastanın önündeki zamanı uzatmak için aynı hızla harekete geçmelidir.

Çünkü kanseri en çok büyüten hastalık, bazen tümör değil; gecikmenin bizatihi kendisidir.