Bir hekimin mal varlığına konulan haciz, yalnızca bir dosyanın konusu değildir. Bazen yarının ameliyathanelerine vurulan görünmez bir kilittir.
Hastanelerin en sessiz yeri ameliyathaneler değildir. Asıl sessizlik, genç doktorların uzmanlık tercihlerini yaptığı odalarda yaşanır. O masalarda artık yalnızca ilgi alanları konuşulmuyor; hukuki riskler, milyonlarca lirayı bulan tazminat davaları, sağlıkta şiddet, tükenmişlik ve yılların emeğinin tek bir dosyayla gölgelenebilme ihtimali de hesaplanıyor. Bir mesleğin geleceği bazen tek bir sınav sonucuyla değil, tek bir davanın bıraktığı izlerle şekilleniyor.
Geçtiğimiz günlerde bir Kadın Hastalıkları ve Doğum uzmanının mal varlığına yaklaşık 77 milyon liralık haciz uygulanması sağlık camiasında derin yankı uyandırdı. Hukuki süreç elbette kendi mecrasında ilerleyecek; kusur varsa hukuk gereğini yapacaktır. Ancak bu olayın etkisi mahkeme salonlarının duvarları arasında kalmıyor. Çünkü bu haberi okuyan genç bir doktor, bir anda kendisini sanık sandalyesinde hayal edebiliyor.
Poliklinik koridorunda bekleyen hasta için cerrah, kapı açıldığında görünen beyaz önlüklü kişidir. Oysa o kapının ardında yıllarca süren eğitim, binlerce saatlik ameliyat pratiği, sayısız nöbet, uykusuz geceler ve tek bir kararın ömür boyu taşınabilecek sorumluluğu vardır. Cerrahinin ağırlığı yalnızca neşterde değil, onu tutan omuzlardadır.
Son yıllardaki TUS tercihleri de sessiz ama güçlü bir mesaj veriyor. Bazı cerrahi branşlar artık eskisi kadar ilgi görmüyor; bazı kontenjanlar ise dolmakta zorlanıyor. Puanların gerilemesi ya da adayların daha düşük hukuki risk taşıyan alanlara yönelmesi tesadüf değil. Genç hekimler korktukları için değil, geleceği hesapladıkları için tercih değiştiriyor. Bir insan, yıllarca emek verdiği mesleğin sonunda yalnızca hastalığı değil, kendi yaşamını, mesleğini ve tüm birikimini de kaybetme ihtimalini hesaplıyorsa, ortada bireysel değil sistemsel bir sorun vardır.
Tarih boyunca toplumlar en değerli mesleklerini yalnızca ücretle değil, itibarla da korudu. Hekimlik bunun en güçlü örneklerinden biridir. Güven duygusu zedelendiğinde bunun bedelini yalnızca doktorlar ödemez. Hastalar da öder. Çünkü bir cerrah yetiştirmek, yüksek binalar inşa etmek kadar kolay değildir. Bir bina birkaç yılda yükselebilir; ancak iyi bir cerrahın yetişmesi çoğu zaman on yılı aşan bir emeğin ürünüdür.
Elbette hastaların adalet arayışı vazgeçilmezdir. Tıbbi hata varsa hesap sorulmalıdır. Ancak komplikasyon ile ihmal arasındaki çizginin belirsizleşmesi, sağlık sisteminin en kritik halkasını zayıflatır. İşte savunmacı tıp tam da bu noktada başlar. Doktor, hastasına en doğru tedaviyi nasıl uygulayacağını değil, yarın açılabilecek bir davadan kendisini nasıl koruyacağını düşünmeye başlar. Bunun bedelini ise yalnızca hekim değil, tüm toplum öder.
Belki de mesele 77 milyon liralık haciz değildir.
Belki de asıl mesele, bu haberi okuyan son sınıf tıp öğrencisinin zihninden geçen tek cümledir:
“Ben gerçekten cerrah olmak istiyor muyum?”
Bir ülke cerrahlarını bir günde kaybetmez.
Önce tercih listeleri değişir.
Sonra ameliyathaneler sessizleşir.
En sonunda ise o sessizliğin bedelini, yıllar sonra ameliyat sırası bekleyen hastalar öder.
Çünkü bir ülkenin geleceği, en çok da kimsenin üstlenmek istemediği sorumluluklarda saklıdır. Ve cerrahlık, yalnızca bir meslek değil; toplumun yarınını ayakta tutan en ağır emanetlerden biridir.