“Bilim bir gün bedenin kapılarını açtı… ve tıp artık eskisi gibi olmadı.”

Tarih boyunca bazı çağlar insanların dünyaya bakışının değiştiği kırılma noktalarıdır. Rönesans da böyle bir dönemdir. Çoğu insan bu çağı pastel resimlerle, muazzam heykellerle ve büyük sanatçılarla hatırlar. Oysa biz hekimler için Rönesans'ın anlamı çok daha farklıdır. Çünkü bu çağda insan bedeni yeniden keşfedildi. Belki de daha doğru bir ifadeyle, insan ilk kez kendi bedeninin gizli yönlerini keşfetti.

Orta Çağ'ın sonlarına doğru Avrupa'da yavaş yavaş farklı bir düşünce iklimi oluşmaya başlamıştı. Yüzyıllardır her yazılan sorgulanmadan kabul ediliyordu. Galen'in eserleri neredeyse bin dört yüz yıldır tartışılmaz gerçekler olarak okutuluyordu. Yeni şeylerin üretilmesi neredeyse yoktu. Hekimler kitaplarda yazanları öğreniyor, öğrenciler de onları ezberliyordu. Ancak çok az kişi şu basit soruyu soruyordu: "Acaba insan bedeni, hastalıklar ve tedavileri gerçekten kitaplarda anlatıldığı gibi mi?"

Bilim tarihine baktığımızda büyük devrimlerin çoğunun tek bir keşifle başlamadığını görürüz. Asıl değişimin, insanların doğru kabul edilen bilgileri yeniden sorgulamaya başlamasıyla ortaya çıktığını görüyoruz. Rönesans'ın en büyük başarısı da budur. Bu çağ, insanlara yeniden soru sorma cesareti kazandırmıştır.

Aslında bu değişim sıfırdan ortaya çıkmadı. Avrupa'nın üniversitelerinde yıllardır Arapça'dan Latince'ye çevrilen eserler okunuyordu. İbn Sina'nın El-Kanun fi't-Tıbb'ı, Razi'nin klinik gözlemleri ve Zehravi'nin cerrahi eserleri hekimlerin elindeydi. Avrupa bunların sayesinde yeni bilgiler ve hastaya nasıl yaklaşılması gerektiğini öğreniyordu. Çünkü bu eserlerde ezberden çok gözlem, otoriteden ve baskıdan çok akıl yürütme ve sistemli düşünme vardı.

Bence Rönesans'ın gerçek gücü burada yatmaktadır. Doğu'nun yüzyıllar boyunca oluşturduğu bilimsel birikim ile Avrupa'nın sorgulama cesareti aynı dönemde bir araya gelmiştir. Modern tıp da tam bu noktada doğmuştur. Fakat Rönesans'ı diğer dönemlerden ayıran yalnızca üniversitelerin güçlenmesi değildi. İnsan bedenine duyulan merak da giderek artıyordu. Uzun yıllar boyunca diseksiyon büyük ölçüde sınırlı kalmıştı. Haspalıkların merkezinde olan insan bedeni tam bir bilimez idi. Rönesans ile birlikte anatomi salonlarının kapıları yavaş yavaş açılıyordu. Hekimler ilk kez insan bedenini kendi gözleriyle inceleyebiliyorlardı. Kitap sayfalarındaki çizimler artık yeterli değildi. Çünkü bedenin kendisi en güvenilir kaynak hâline gelmeye başlamıştı.

Bu dönemde ilginç bir şekilde yalnızca hekimler değil, sanatçılar da anatomiye büyük ilgi göstermiştir. Bunun en dikkat çekici örneklerinden biri Leonardo da Vinci'dir. Bugün çoğu insan onu yalnızca Mona Lisa'nın ressamı olarak tanır. Oysa Leonardo aynı zamanda olağanüstü bir anatomi meraklısıydı. Yaklaşık otuz insan kadavrası üzerinde çalışmıştır. Kasları, kemikleri ve iç organları ayrıntılı biçimde çizdiği bilinmektedir. Leonardo'nun anatomi defterlerine bakan herkes aynı şeyi fark eder. Çizimlerde estetiğin yanında olağanüstü bir bilimsel dikkat de vardır. Rivayet edilir ki bir gün yaşlı bir adamın bedenini incelemek için saatlerce kadavranın başında kalmış, kas liflerinin birbirine nasıl bağlandığını anlayabilmek adına aynı yapıyı onlarca defa çizmiştir. O, insan bedenini resmetmenin yanında anlamaya da çalışmıştır. Defterlerinden birine yazdığı şu cümle bunu açıkça gösterir: "Beden, doğanın en ince mühendislik eseridir." Bu söz Rönesans'ın temel ruhunu anlatmaktadır.

İnsan bedeni artık gizemli ve dokunulmaz bir yapı olarak görülmüyor tam tersine, anlaşılabilecek, incelenebilecek ve öğrenilebilecek kusursuz bir sistem olarak değerlendiriliyordu. İşte tam bu sırada tarihin akışını değiştirecek bir isim sahneye çıktı. Andreas Vesalius...

Bazı insanlar bilimin yönünü değiştirir. Vesalius tam da budur.. 1543 yılında yayımladığı De Humani Corporis Fabrica adlı eser sadece yeni bir anatomi kitabı değildi. O kitap, yaklaşık bin dört yüz yıldır sorgulanmadan kabul edilen Galenik düşünce sistemine meydan okumuştur. Vesalius'un en büyük cesareti kitaplarda yazılan anatomik bilgiler ile kadavra üzerinde insan bedenini ile karşılaştırmaktı. Anlatılanlara göre bir gün öğrencileriyle birlikte diseksiyon yaparken Galen'in tarif ettiği anatomik yapılardan birinin insan bedeninde farklı olduğunu fark etmiş. Önce önündeki kemiğe bakmış. Ardından Galen'in metnini yeniden okumuş. Öğrenciler hocasının ne söyleyeceğini beklerken kitabı kapatıp, sakin bir ifadeyle şöyle demiştir. "Yanlış olan beden değil, yanlış olan kitaptaki bilgidir." Belki de modern anatominin gerçek başlangıcı tam olarak bu cümleydi. Çünkü o güne kadar kitaplar insan bedenini anlatıyordu. Artık beden kitapları doğrulamaya başlamıştı. Vesalius çalışmalarını ilerlettikçe Galen'in birçok anatomik tanımının insan bedenine uymadığını göstermiştir. Alt çenenin iki parçadan değil tek kemikten oluştuğunu ortaya koymuştur. Sternumun yapısını yeniden tanımlamış, karaciğerin loblarının hayvanlar ile insanlarda farklı olduğunu göstermiş ve damarların ve kemiklerin yerleşimini yeniden çizmiştir.

Bugün bunlar bize sıradan ve basit bilgiler gibi gelebilir. Ancak o dönemde bunların her biri yüzlerce yıllık otoriteye yöneltilmiş son derece güçlü bir bilimsel itirazdı. Yani Tıp Tarihi bize önemli bir ders öğretir. Büyük bilim insanları sadece doğru cevapları veren kişiler değildir. Gerektiğinde yanlış olanları da değiştirebilen kişilerdir. Ve Vesalius'un yaptığı da tam olarak buydu.

Bu dönemde tıbbın dili gittikçe değişmeye başlıyordu. Hekimler "Galen böyle söylüyor." demek yerine yavaş yavaş "Ben böyle gözlemledim." demeye başlamıştı. Modern bilimin temelini oluşturan zihniyet değişimi işte böyle başlamıştı. Ve bu değişim sadece anatominin değil, aynı zaman da bütün tıbbın geleceğini değiştirecekti.

Vesalius'un çalışmaları kısa sürede Avrupa'nın birçok üniversitesinde konuşulmaya başlandı. Kimi hekimler onun cesaretine hayran kalıyor, kimileri ise yüzyıllardır kabul edilen bilgilerin sorgulanmasını büyük bir saygısızlık olarak görüyordu. Aslında tartışılan yalnızca birkaç kemiğin ya da birkaç organın yeri değildi. Tartışılan şey, bilginin üretim biçimiydi. Kitap mı doğruyu söylüyor, yoksa insan bedeni mi?

Bu soru yalnızca anatominin değil, modern bilimin de temel sorusuydu.

Vesalius'un en büyük eserlerinden biri olan De Humani Corporis Fabrica, bugün ilk modern anatomi atlası olarak kabul edilir. Ancak bu kitabı özel yapan yalnızca içindeki bilgiler değildi. Kitabın sayfalarını çevirdiğinizde, insan bedeninin ilk kez bu kadar ayrıntılı ve bu kadar estetik çizildiğini görürsünüz. Kaslar katman katman gösterilmiş, damarlar büyük bir nehir ağı gibi bütün vücuda yayılmış, sinirler olağanüstü bir dikkatle resmedilmişti. Daha önce anatomi kitapları okunuyordu. Fabrica ise hem okunuyor hem de gerçek şemalarından faydalanılıyordu. Bence bu kitabın en büyük başarısı, anatominin görsel olarak ilk gerçek görüntülere sahip kitap oluşudur. Çünkü insan bedeni sadece kelimelerle öğrenilemez. Anatomi görülmesi gereken bir bilim dalıdır. Bugün tıp fakültelerinde kullandığımız modern anatomi atlaslarının temelinde hâlâ Vesalius'un başlattığı bu anlayışın var olduğunu düşünüyorum. Ancak bu kitabın ortaya çıkmasının bedeli de vardı.

O yıllarda insan kadavrası bulmak son derece güçtü. Diseksiyon yapılmasına izin verilen beden sayısı çok çok sınırlıydı. Rivayet edilir ki Vesalius bazen idam edilen mahkûmların cesetlerini incelemek için geceleri darağaçlarının bulunduğu alanlara gider, bazen de köpekler tarafından parçalanmış iskeletleri toplayarak günlerce kemikleri temizlerdi. Bugün kulağa ürkütücü gelen bu hikâyeler aslında dönemin bilim insanlarının bilgi uğruna ne kadar büyük fedakârlık yaptığını gösterir. Bilimin en ilginç yönlerinden biri de budur. Bugün birkaç saniyede ulaşabildiğimiz bilgiler, geçmişte insanların yıllar süren emekleriyle elde edilmiştir.

Vesalius'un kitabı yayımlandığında toplumdaki herkes onu aynı heyecanla karşılamadı. İnsan bedeninin ayrıntılı biçimde açılıp incelenmesini doğru bulmayan dini otoriteler de vardı. Bazıları bunun Tanrı'nın yarattığı bedene saygısızlık olduğunu düşünüyordu. Hatta anlatılanlara göre kitabın yayımlanmasının ardından bir din adamı, "İnsan bedeninin bu kadar açılması, Tanrı'nın sırlarını zorlamaktır." diyerek tepki göstermişti. Bugün bu söz bize şaşırtıcı gelebilir. Ancak bilim tarihi boyunca yeni fikirlerin önemli bir kısmı önce dirençle karşılaşmıştır. Kopernik'in gökyüzü, Pasteur'ün mikropları, Semmelweis'in el yıkaması... Hepsinin ortak bir hikâyesi vardır. Önce itiraz edilmiştir, sonra tartışılmış ve en sonunda kanıtlar ile benimsenmiştir. Vesalius'un yaşadığı süreç de bundan farklı değildi.

Rönesans yalnızca Vesalius'tan ibaret miydi? Hayır.. Onun açtığı kapıdan içeri giren çok sayıda bilim insanı oldu. Bunlardan biri Realdo Colombo idi. Vesalius'un öğrencisi olmasına rağmen kısa sürede kendi çalışmalarıyla tanınmaya başladı. Kalbin yapısını, akciğerlerin işleyişini ve solunum fizyolojisini ayrıntılı biçimde inceleyen Colombo, özellikle küçük dolaşım üzerine yaptığı gözlemlerle dikkat çekti. Bugün birçok kaynakta bu çalışmalar Harvey'e giden yolun önemli basamaklarından biri olarak kabul edilir. Ancak burada çoğu zaman unutulan önemli bir ayrıntı vardır. Colombo'nun ulaştığı birçok fizyolojik gözlem, yüzyıllar önce İbn Nefis tarafından da teorik olarak açıklanmıştı. Bu şöyle açıklanabilir. Bilim aynı gerçeği farklı coğrafyalarda yeniden keşfedebilir. Çünkü doğru bilgi er ya da geç yeniden bulunur.

Bilim tarihinde bazı insanlar eserlerinden çok isimleriyle yaşamaya devam ederler. Kadın anatomisinin anlaşılmasında Gabriele Falloppio bambaşka bir sayfa açtı. Bugün "Fallop tüpleri" dediğimiz yapı, onun ayrıntılı çalışmaları sayesinde modern anatomiye girdi. Ancak Falloppio yalnızca kadın üreme sistemini incelemedi. Kulak, burun ve boğaz anatomisine ilişkin gözlemleriyle de döneminin en üretken anatomistlerinden biri oldu. İlginçtir ki bugün milyonlarca hekim onun adını her gün kullanıyor. Fakat bu ismin arkasındaki insanı çok az kişi tanıyor.

Bir diğer büyük isim ise Bartolomeo Eustachio idi. Orta kulağı geniz boşluğuna bağlayan tüp bugün hâlâ onun adıyla anılır. Fakat Eustachio'nun çalışmaları yalnızca bununla sınırlı değildi. Böbrek damarlarını, diş gelişimini ve kas yapılarını olağanüstü ayrıntılarla incelemişti. Çizimlerine bakıldığında insan, bunun beş yüz yıl önce yapılmış olduğuna inanmakta zorlanır.

Bu bilim insanlarının ortak bir özelliği vardı. Hiçbiri yalnızca eski kitaplar ile yetinmiyor. Ayrıca yeniden üretme çabası içindeydi. Belki de Rönesans'ın en büyük başarısı tam burada yatmaktadır. İnsanlar ilk kez geçmişe sırt çevirmeden, fakat geçmişe teslim de olmadan bilim üretebileceklerini göstermişlerdi. İbn Sina'nın sistematiğini okuyorlar, Zehravi'nin cerrahi anlayışından yararlanıyorlar, Galen'i öğreniyorlardı. Fakat bütün bunları insan bedeninin üzerinde yeniden sınamaktan da çekinmiyorlardı. İşte modern bilim tam olarak böyle doğdu. Eski bilgiyi reddederek değil... Eski bilgiyi cesaretle yeniden sentezleyip doğrulayarak.

Tıp tarihi incelendiğinde dikkat çeken ilginç bir gerçek vardır. Büyük keşiflerin önemli bir kısmı, farklı medeniyetlerin birbirinden öğrenmeye başladığı dönemlerde ortaya çıkmıştır. Rönesans da bunun en güçlü örneklerinden biridir. Avrupa'da anatomi yeniden şekillenirken, bu dönüşüm yalnızca cesur anatomistlerin çalışmalarıyla gerçekleşmedi. O cesaretin üzerinde yükseldiği sağlam bir bilimsel zemin de vardı. Bu zeminin önemli taşlarından biri hiç kuşkusuz İbn Sina'nın El-Kanun fi't-Tıbb adlı eseriydi. Yaklaşık yedi yüz yıl boyunca Avrupa üniversitelerinde okutulan bu kitap hastalıkları anlatmanın yanında hekimlere nasıl düşünmeleri gerektiğini de öğretiyordu. Hastalıkları sınıflandırıyor, belirtiler arasında ilişki kuruyor, tanıya sistem kazandırıyor ve tedaviyi belirli bir mantık çerçevesine oturtuyordu. Avrupa'nın birçok genç hekimi anatomi salonuna girmeden önce İbn Sina'nın satırlarını okuyordu.

Rönesans'ın en büyük farkı şuydu: Artık kitaplar son söz değildi. Bir anatomi dersinde öğrenciler önce metni okuyor, ardından kadavranın başına geçiyor ve okuduklarını kendi gözleriyle doğrulamaya çalışıyordu. İşte modern bilimsel yöntemin en önemli adımlarından biri burada atıldı. Bilgiye saygı devam ediyordu; fakat bilgi artık sorgulanabiliyordu. Bence Rönesans'ı diğer bütün dönemlerden ayıran temel özellik budur. Bu çağ, insanlara "Salt İnan." demedi. "Bak. Gör" dedi. Sonra da "Gördüğünü düşün. Sorgula" dedi.

Rönesans'ın en büyük kazanımlarından biri de cerrahinin yeniden doğuşudur. Yüzyıllar boyunca Avrupa'nın birçok bölgesinde cerrahi, çoğunlukla berberlerin yaptığı pratik işlemler olarak görülüyordu. Aynı kişi saç kesiyor, diş çekiyor, kan alıyor ve küçük cerrahi girişimler yapıyordu. Üniversitelerde eğitim gören hekimler ise cerrahiyi çoğu zaman kendilerinden ayrı bir uğraş olarak değerlendiriyordu. Fakat anatominin gelişmesiyle bu tablo değişmeye başladı. İnsan bedeninin katmanları ayrıntılı biçimde öğrenildikçe cerrahi de bilimsel bir temele oturdu. Damarların seyri artık tahmin edilmiyor, doğrudan görülebiliyordu. Sinirlerin yerleşimi daha doğru anlaşılıyor, organların birbirleriyle ilişkisi ayrıntılı biçimde öğretiliyordu. Cerrah ilk kez yalnızca el becerisine değil, anatomik bilgiye de güvenmeye başlamıştı.

Bu dönüşümün arkasında Zehravi'nin etkisini görmemek mümkün değildir. O, yüzyıllar önce iki yüzden fazla cerrahi aleti tanımlamış, ameliyat tekniklerini ayrıntılarıyla yazmış ve cerrahiyi sistemli bir disipline dönüştürmeye çalışmıştı. Vesalius insan bedeninin haritasını yeniden çizerken, Avrupa cerrahisi de Zehravi'nin açtığı yolu daha sağlam bir anatomik temel üzerine inşa ediyordu.

Aslında tıp tarihi büyük bir nehre benzer. Bir kolu Bağdat'tan doğar, bir kolu Kurtuba'dan geçer, bir başka kolu Padova'ya ulaşır. Sonunda hepsi aynı denizde birleşir. Modern tıp da tam olarak böyle oluşmuştur. Hipokrat'ın başlattığı gözlem geleneği, Galen'in anatomik çalışmaları, Razi'nin klinik yöntemi, İbn Sina'nın sistemli düşüncesi, Zehravi'nin cerrahi anlayışı ve Vesalius'un diseksiyonları birbirinden bağımsız hikâyeler değildir. Aynı uzun yolculuğun farklı duraklarıdır.

Bu yolculuğun hızlanmasını sağlayan en önemli gelişmelerden biri de matbaanın yaygınlaşması oldu. Daha önce bir anatomi kitabının elle çoğaltılması aylar hatta yıllar alabiliyordu. Bu dönemde ise aynı eser kısa sürede Avrupa'nın farklı şehirlerine ulaşabiliyordu. Padova'da yazılan bir kitap birkaç yıl içinde Paris'te, Bologna'da ya da Leiden'de okutulmaya başlanıyordu. Bilgi ilk kez bu kadar hızlı hareket ediyordu. Böylece Tıp tarihi bize bir başka gerçeği daha gösteriyordu. Bilgiyi üretmek kadar onu paylaşabilmek de ilerlemenin temel şartıdır. Eğer matbaa olmasaydı, belki de Vesalius'un fikirleri yalnızca birkaç üniversitenin duvarları arasında kalacaktı. Oysa bilgi hareket ettiğinde insanlar değişir. İnsanlar değiştiğinde ise toplumlar değişmeye başlar.

15.ve 16. yüzyılların sonunda Avrupa artık bambaşka bir noktadaydı. Üniversiteler güçlenmişti. Anatomi bağımsız bir bilim dalı hâline gelmişti. Cerrahi akademik kimlik kazanmaya başlamıştı. Hekimler eski metinleri ezberlemek yerine onları tartışıyor, gerektiğinde düzeltiyor ve yeni bilgiler ekliyordu. Bugün ameliyathaneye giren her cerrah, anatomi laboratuvarında eğitim alan her öğrenci ve kadavra başında ilk diseksiyonunu yapan her genç hekim, farkında olmasa da beş yüz yıl önce başlayan büyük bir geleneğin devamıdır. Teknoloji değişmiştir. Mikroskoplar gelişmiştir. Bilgisayarlı tomografi, manyetik rezonans ve üç boyutlu görüntüleme sistemleri hayatımıza girmiştir. Ancak hekimliğin özü değişmemiştir.

Önce bakmak…

Sonra anlamaya çalışmak…

Ardından sorgulamak…

Belki de Rönesans'ın bugünün hekimlerine bıraktığı en büyük miras budur.

Bu dönemi birkaç cümleyle özetlemek gerekirse tablo aslında oldukça nettir. Doğu, yüzyıllar boyunca tıbbın düşünce sistemini olgunlaştırdı. Avrupa ise bu birikimi diseksiyonun, anatominin ve eleştirel düşüncenin ışığında yeniden şekillendirdi. Bir taraf gözlem kültürünü geliştirdi, diğer taraf insan bedenini doğrudan inceleme cesaretini gösterdi. Modern tıp bu iki büyük mirasın birleşmesiyle doğdu.

Sonuç olarak; bu çağdan çıkarılacak en önemli sonuç şudur: Bilim, tek bir coğrafyanın değil; birbirinden öğrenebilen medeniyetlerin ortak eseridir. Büyük hekimler birbirlerinin rakibi değil, aynı uzun yolculuğun yol arkadaşlarıdır. Hipokrat'ın attığı ilk adım Bağdat'ta güçlenmiş, Kurtuba'da zenginleşmiş, Padova'da yeni bir yön kazanmış ve sonunda bütün dünyaya yayılmıştır. İşte bu yüzden Rönesans yalnızca Avrupa'nın yeniden doğuşu değildir. Aynı zamanda bilginin sınır tanımayan yolculuğunun en etkileyici bölümlerinden biridir. Ve belki de bugün hâlâ her tıp öğrencisinin öğrenmesi gereken en önemli ders de budur: Bilim, gördüğünü sorgulayanların elinde ilerler; sorgulamayı bırakanların elinde ise yalnızca tekrar eder.