Malpraktis hukukunun amacı zararı gidermek, gerçek kusuru ortaya çıkarmak ve adaleti sağlamaktır. Hekimin bilimsel sınırlar içinde hareket ettiği, gerekli özeni gösterdiği ve sonucu belirleme imkânına sahip olmadığı her olumsuz tabloyu ağır bir cezaya dönüştürmek değildir.

Hukuk, komplikasyon ile ihmali; öngörülemeyen gelişme ile açık mesleki kusuru birbirinden ayırmak zorundadır. Aksi hâlde tazminat, zararı telafi eden bir araç olmaktan çıkar; hekimin mesleki ve kişisel hayatını çökerten ölçüsüz bir yaptırıma dönüşür.
Çünkü bazen bir mahkeme kararı yalnızca bir hekimin kapısına haciz memuru göndermez. Bir ülkenin ameliyathanelerine korku, doğumhanelerine tereddüt, genç hekimlerin gelecek planlarına da kalın bir soru işareti bırakır.

Bir hekimin malvarlığına konulan haciz, uzaktan bakıldığında yalnızca hukuki bir işlem gibi görülebilir. Oysa o kararın görünmeyen bir tarafı daha vardır. Haberi okuyan asistan hekim branş tercihini yeniden düşünür. Cerrah zor bir vakayı kabul ederken bir kez daha durur. Girişimsel işlem yapan hekim, hastanın ihtiyacından önce yıllar sonra karşısına çıkabilecek dava dosyasını hesaplamaya başlar.

İşte o anda mesele bir kişinin davası olmaktan çıkar.

Mesele, tıbbın doğasındaki belirsizlik ile hukukun kesin bir sorumlu bulma isteği arasına sıkışan bütün riskli branşların geleceğine dönüşür.

Bir önceki yazımda, Diyarbakır’da görev yapan bir kadın hastalıkları ve doğum uzmanının, Down sendromlu bir bebeğin dünyaya gelmesinin ardından açılan davada yaklaşık 78 milyon liraya ulaşan tazminata mahkûm edilmesini ele almıştım.

Ancak mesele artık tek bir dosya değildir.

Mesele; tıbbın doğasındaki belirsizlik ile hukukun kusur arayışı arasına sıkışan bütün riskli branşların geleceğidir. Bu yalnızca cerrahların sorunu değildir. Kardiyoloji, girişimsel radyoloji, nöroloji, anesteziyoloji ve yüksek riskli girişim yapan bütün hekimlerin ortak meselesidir.

Dosyaya yansıyan bilgilere göre hekim, gebeliğin 17’nci haftasına kadar hastayı birkaç kez değerlendirmiş, ikili ve üçlü tarama testleri hakkında bilgilendirme yapmış ve bunları hasta kayıtlarına işlemiştir. Daha sonra gebelik takibi başka bir merkezde devam etmiş, doğum ise hakkında dava açılan hekimin görev yaptığı hastanede gerçekleşmemiştir.

Üstelik dosyada yer alan belgeler arasında çelişkiler bulunduğu ve kesin değerlendirme yapmanın güç olduğu da ifade edilmiştir.

Buna rağmen bütün yük dönüp dolaşıp tek bir hekimin omuzlarına bırakılmıştır.

İşte tam bu noktada insanın zihnine ağır bir soru düşüyor:

Down sendromunu kusur sayan bir anlayış olabilir mi?

Down sendromu hekimin meydana getirdiği bir durum değildir. Bir ameliyat hatası değildir. Yanlış ilaç verilmesi değildir. Genetik bir farklılıktır.

Hekim; tarama seçeneklerini anlatır, riskleri açıklar, gerekli yönlendirmeleri yapar ve hastayı aydınlatır. Testlerin uygulanıp uygulanmayacağına ise aile karar verir. Hekimin görevi doğru bilgiyi sunmak ve hastanın tercihine saygı göstermektir.

Çünkü tıp, geleceği gösteren bir kristal küre değildir.

Ne var ki bugün gelinen noktada ispat yükü neredeyse sınırsız biçimde hekimin omuzlarına bırakılmaktadır. Söylenen yetmez, yazılan yetmez, dosyaya işlenen kayıtlar bile bazen yeterli görülmez.

Bunun sonucu ise savunmacı tıptır.

Savunmacı tıp, yalnızca akademik bir kavram değildir. Hastane koridorlarındaki karşılığı çok nettir. Hekim artık yalnızca hastası için en doğru tedaviyi değil, yıllar sonra karşılaşabileceği dava dosyasını da düşünmek zorunda kalır.

İşte o anda tıp yön değiştirir.

Gerekli olduğu hâlde riskli görülen ameliyatlar ertelenebilir. Ağır hastalar başka merkezlere sevk edilebilir. Doğumun doğal seyri yerine hukuken daha güvenli görülen yöntemler tercih edilebilir. Gereksiz tetkikler artar, maliyet yükselir, hekim ile hasta arasındaki güven zayıflar.

Herkes kendisini korumaya çalışırken sağlık sistemi hastayı koruma gücünü kaybetmeye başlar.

Elbette hukuk sessiz kalmamalıdır. Açık mesleki kusur varsa, ağır ihmal varsa, bilim dışı uygulama varsa bunun mutlaka bir karşılığı olmalıdır.

Ancak ben bundan söz etmiyorum.

Çünkü hiçbir hekim hastasına bilerek zarar vermek için mesleğini yapmaz.

Ben komplikasyondan söz ediyorum.

Tıbbın bütün dünyada kabul ettiği, en doğru tedavi uygulanmasına rağmen ortaya çıkabilen öngörülemeyen sonuçlardan söz ediyorum.

Komplikasyon ile kusurun birbirine karıştırılmasına, hekimin meydana getirmediği her olumsuz sonucun kişisel suç gibi değerlendirilmesine itiraz ediyorum.

Bir cerrah ameliyata yalnızca neşteriyle girmez. Bir kardiyolog girişimsel işlem sırasında yalnızca kateter taşımaz. Her hekim, sonucunu hiçbir zaman yüzde yüz garanti edemeyeceği insan bedeninin sorumluluğunu omuzlarında taşır.

Bunun üzerine bir de ömür boyunca kazanamayacağı büyüklükte tazminat tehdidini eklerseniz, genç hekimlerin riskli branşlardan uzaklaşmasına kimse şaşırmamalıdır.

“Bunlar şimdi mi aklınıza geldi?” diyenler olabilir.

Akşam Gazetesi’nde, Hürriyet Gazetesi’nde çeşitli görevlerim sırasında yazdığım yazılara bakabilirler. Yıllardır aynı şeyi söylüyorum:

Hekimi korumayan bir sağlık sistemi hastayı da koruyamaz.

Bu nedenle malpraktis sistemi yeniden ele alınmalıdır.

Komplikasyon ile kusur açık biçimde ayrılmalıdır.

Tazminat sistemi, zararı telafi eden bir hukuk mekanizması olarak kalmalı; hekimin bütün yaşamını yıkan kişisel bir cezaya dönüşmemelidir.

Riskli tıbbi uygulamalarda kurumsal ve kamusal güvence mekanizmaları güçlendirilmelidir.

Çünkü hekimin eli korkuyla titremeye başladığında, o titreme yalnızca bir hekimin değil; yarın ameliyat masasına uzanacak hepimizin kaderine yansır.

Ve unutmayalım:

Hastalık kusur değildir. Komplikasyon suç değildir. Hekimlik de cezalandırılması gereken bir meslek değildir.