Muayene odasında artık sık karşılaştığım bir tablo var: Ateşi yok. Enfeksiyon bulgusu yok. Laboratuvarı temiz. Ama çocuk iyi değil. Göz teması kurmuyor, sorulara geç cevap veriyor, bekleyemiyor, çabuk sinirleniyor. Anne “çok dalgın” diyor, baba “eskisi gibi değil” diye ekliyor. Çocuğun eli ise neredeyse refleks hâlinde hayali bir ekrana uzanıyor. İşte o an şunu net olarak görüyorum: Bu çocuk hasta sayılmıyor ama sağlıklı da değil.

Bu manzara artık istisna değil. Polikliniklerin sessiz rutini hâline gelmiş durumda. Ve biz bu tabloya hâlâ bir “alışkanlık”, bir “çağ meselesi”, hatta kimi zaman bir “kolaylık” gözüyle bakıyoruz. Oysa çocuklarda dijital bağımlılık, bugün gelinen noktada pedagojik bir tartışma başlığı olmaktan çıkmış, klinik sonuçları olan, ihmal edildiğinde kalıcı etkiler bırakabilen gerçek bir çocuk sağlığı krizine dönüşmüştür.

Bu yazının temel iddiası nettir: Çocuklarda dijital bağımlılık, çocukların zayıflığı değil; yetişkinlerin sınır koymaktan vazgeçmesinin, kamunun koruyucu rolünü ertelemesinin ve toplum olarak sorumluluğu sürekli birbirimize devretmemizin sonucudur. Çocuk bu zincirin sebebi değil, en savunmasız halkasıdır.

Çocukluk dönemi, biyolojik ve nörogelişimsel açıdan geri dönüşü olmayan bir evredir. Dikkat, dürtü kontrolü, duygusal denge ve sosyal beceriler zamanla inşa edilir. Siz bu inşa sürecini, sürekli uyarı veren, anlık haz ve ödül mekanizmalarıyla çalışan ekranlara erken yaşta teslim ederseniz, çocuğun kendi iç düzenleme becerilerinin gelişmesini engellersiniz. Sonuçta karşımıza çıkan tablo; sabırsız, çabuk sıkılan, beklemeye tahammülü olmayan çocuklardır. Bu bir karakter meselesi değildir. Bu bir maruziyet meselesidir.

Poliklinikte sık duyduğum savunmalardan biri şudur: “Ama herkesin elinde telefon var.” Doğru. Ama herkes çocuk değil. Çocuk bedeni ve zihni, yetişkinle aynı uyarana, aynı süreyle ve aynı içerikle maruz kalabilecek olgunlukta değildir. Bir çocuğa “herkes yiyor” diye sınırsız şeker vermek nasıl tıbben yanlışsa, “herkes bakıyor” diye sınırsız ekran sunmak da aynı ölçüde yanlıştır. Aradaki fark şudur: Şekerin zararını hemen görürsünüz, ekranın zararını daha geç fark edersiniz.

Karşıt görüşler tanıdık ve yüzeyde makul görünür: “Teknolojiden koparamayız”, “yasak çözüm değil”, “gelecek dijital.” Hiçbir çocuk hastalıkları uzmanı teknolojiyi toptan reddetmez. Bizim itirazımız teknolojiye değil; zamansızlığa, sınırsızlığa ve denetimsizliğe. Aşıyı bile yaşa ve doza göre yapıyoruz. Ekranı neden dozdan muaf tutuyoruz?

Sorunun ev içi boyutu hayati önemdedir. Ebeveyn, çocuğun en güçlü rol modelidir. Sürekli telefona bakan bir anne babanın, çocuğa “az bak” demesi etkisizdir. Ekran birçok evde bir “susturucu”ya dönüşmüş durumda. Çocuk ağladığında, sıkıldığında, zorlandığında ekran veriliyor. Oysa bu anlar, çocuğun duygularıyla baş etmeyi öğrendiği kritik anlardır. Biz bu anları ekrana devrettiğimizde, çocuğun içsel dayanıklılığını da devre dışı bırakıyoruz.

Okullar bu tablonun dışında değildir. Dijital araçların eğitimde yeri vardır; ancak araç amaç hâline geldiğinde pedagojik fayda kaybolur. Tabletle ders yapan ama kalem tutmaya tahammülü olmayan, dikkatini on dakika bir konuya veremeyen çocuklar görüyoruz. Bu durum bir başarı hikâyesi değil, açık bir alarmdır.

Kamusal sorumluluk ise en çok ertelenen başlıktır. Çocukları hedef alan dijital tasarımlar, oyun içi satın almalar, yaşa uygun olmayan içerikler hâlâ kolay erişilebilir durumdadır. “Ebeveyn denetimi var” demek yeterli değildir. Her aile aynı bilgiye, zamana ve farkındalığa sahip değildir. Koruyucu sağlık politikaları, en güçlü olanı değil en kırılgan olanı esas alır. Dijital dünyada en kırılgan olan çocuktur.

Bir hekim olarak özellikle altını çizmek isterim: Dijital bağımlılığın etkileri yalnızca ruhsal değildir. Uyku bozuklukları, obezite riskinde artış, duruş bozuklukları, baş ağrıları, göz yorgunluğu gibi somut bedensel sonuçlarla karşı karşıyayız. Bu nedenle mesele bir “ahlaki panik” değil, çok boyutlu bir halk sağlığı problemidir.

Çözüm sloganla değil, çerçeveyle olur. Yaşa göre net ekran sınırları olan ulusal bir çocuk politikası şarttır. Okul ve aile arasında bağlayıcı ekran kuralları oluşturulmalıdır. Ebeveynlere suç yüklemek yerine onları güçlendiren eğitim programları hayata geçirilmelidir. Ve en önemlisi, çocuklara ekranın dışında gerçek alternatifler sunulmalıdır: hareket, oyun, sosyal temas ve üretkenlik.

Bu yazıyı umutla bitirmeyeceğim. Çünkü çocuk sağlığı umutla korunmaz. Bu bir tercih meselesi de değildir; doğrudan bir sorumluluk meselesidir. Çocuğun iradesi henüz oluşmamıştır. Sınırı onun adına biz koymak zorundayız. Koymadığımız her sınır, ileride bir sağlık sorunu olarak karşımıza çıkacaktır.

Bu bir tespit değil; bu bir uyarıdır: Görmezden gelinen her ekran, çocukluğun biraz daha eksilmesidir.