Bir çocuğun odasına bugün kapıyı çalmadan da girebiliyoruz. Elinde telefon varsa, hangi videoya baktığını, kiminle yazıştığını, neye güldüğünü, neye öfkelendiğini az çok tahmin edebiliyoruz. Fakat asıl büyük boşluk orada başlıyor: Görüyoruz sanıyoruz, bilmiyoruz. Temasta olduğuna inanıyoruz, dokunulmadığını fark etmiyoruz. Kalabalığın içinde bulunduğunu düşünüyoruz, oysa içten içe kimsenin gerçekten yanında olmadığı bir sessizliğin içine büyüyor.
Bir hekim olarak insan yüzüne, bakışına, sesinin titremesine dikkat kesilme alışkanlığım var. İnsan bazen cümleleriyle değil, cümle kuramayışıyla kendini ele verir. Bugün genç kuşakta en çok rastlanan şeylerden biri de budur. Konuşacak kadar kelimesi var, ama içini açacak kadar güveni yok. Ekran başında saatlerini geçirebiliyor, onlarca kişiye aynı gün içinde temas edebiliyor, fakat gerçek bir sıkıntı anında kapısını çalacağı, gözünün içine bakacağı, susup yanında oturacağı insan sayısı giderek azalıyor.
Kalabalık var, temas yok
Dijital dünya çocuklara ve gençlere büyük bir alan açtı. Bilgiye ulaşmak kolaylaştı, görünür olmak sıradanlaştı, kendini ifade etmenin yolu çoğaldı. Bunların hiçbirini toptan kötülemek doğru olmaz. Mesele teknoloji değil. Mesele, ilişki dediğimiz şeyin yerini görüntüsünün almış olmasıdır.
Bugün birçok genç, kendisini dinleyen biriyle değil, kendisini izleyen bir toplulukla çevrili. Aradaki fark küçümsenecek gibi değildir. İzlenmek, anlaşılmak değildir. Beğenilmek, sevilmek değildir. Mesaj almak, gönül bağı kurmak değildir. İnsan ruhu sayılarla beslenmez. Kalp, bildirim sesiyle yatışmaz. Bir ekranın ışığı, gerçek bir yakınlığın sıcaklığını vermez.
Biz yetişkinler de çoğu zaman bu yanılsamaya kapılıyoruz. Çocuk odasında, sesi çıkmıyor, evde, gözümüzün önünde. Demek ki güvende. Oysa yalnızlık artık sadece fiziksel bir terk edilmişlik hâli değil. Kalabalığın ortasında, bağlantının tam içinde, sürekli görünürken bile insan derin bir yalnızlık yaşayabiliyor. Daha acısı, bu hâl dışarıdan hemen anlaşılmıyor.
Sessizce büyüyen kırılganlık
Yalnızlık, sadece duygusal bir durum değildir. İnsanın uykusunu, iştahını, dikkatini, dayanıklılığını, hayata karşı direncini etkiler. İç dünyada başlayan kopuş, zamanla bedene de yansır. Genç yaşta bu kırılganlık yerleştiğinde, kişi kendini anlatmakta zorlanır, yardım istemeyi geciktirir, değersizlik duygusunu içselleştirir. Herkesle temas hâlindeymiş gibi görünen bir genç, aslında kimseye güvenemeyen bir yalnızlığa çekilebilir.
Burada en sarsıcı olan nokta şudur: Yalnızlık artık gürültüsüz yaşanıyor. Eski zamanların içine kapanıklığı daha görünürdü. Şimdi genç gülüyor, paylaşım yapıyor, yorum yazıyor, çevrimiçi kalıyor. Fakat bütün bu hareketin altında büyük bir yorgunluk, görülmeme hissi, yer yer de içten içe çöken bir anlamsızlık birikebiliyor. İnsan en çok da derdini anlatamadığında yorulur.
Dijital kalabalık, kişiye sürekli bir karşılaştırma zemini de sunuyor. Kim daha mutlu, kim daha güzel, kim daha başarılı, kim daha çok ilgi görüyor. Bu bitmeyen vitrin, insanın kendi hayatına yabancılaşmasına yol açıyor. Genç bir zihin için bu yük hafif değildir. Henüz kim olduğunu bulmaya çalışan bir insan, sürekli başkalarının parlatılmış hayatlarıyla yüz yüze kaldığında, kendi sıradanlığını kusur gibi görmeye başlayabilir.
Evde başlayan mesele
Bu tabloyu yalnız gençlere bakarak anlamaya çalışmak eksik kalır. Biz büyüklerin payı küçümsenemez. Aynı evin içinde birbirine kısa cevaplar veren, sofrada bile ekrana eğilen, dinlemeyi sabırsızlık sanan bir hayat kurduk. Çocuğa “anlat” dedik, ama çoğu zaman gerçekten dinlemedik. Yanında olduk, fakat zihnen çok yerde bulunduk. Nasihat verdik, fakat hâlini sormayı ihmal ettik.
Bir genç kendiliğinden açılmaz her zaman. Güvenin oluşması için yargılanmayacağını bilmesi gerekir. Her cümlenin sonunda öğütle, kıyasla, azar duygusuyla karşılaşan çocuk bir süre sonra susmayı seçer. Sonra o suskunluğu teknolojiyle açıklamaya başlarız. Hâlbuki bazen sorun ekranda değil, ekrandan önce kaybettiğimiz yakınlıktadır.
Aile içinde gerçek temas yeniden kurulmadan, bu yalnızlıkla baş etmek kolay olmayacaktır. Bir çocuğun her talebini karşılamak, onunla bağ kurmak anlamına gelmez. Aynı evde yaşamak da yetmez. İnsan, özellikle de genç insan, anlaşılmak ister. Sözü kesilmeden, küçümsenmeden, aceleye getirilmeden dinlenmek ister. Bir hayatı ayakta tutan şey bazen uzun konuşmalar değil, güven veren kısa anlardır.
Yeniden insan sesine dönmek
Bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şey, gençleri dijital dünyanın dışına sürmek değil; onlara gerçek hayatın içinde sağlam bağlar sunabilmektir. Yasaklarla değil, ilişkiyle yol almak gerekir. Suçlayarak değil, fark ederek. Korkutarak değil, yanlarında durarak.
Çocuğunuzun, öğrencinizin, yeğeninizin, komşu gencin çok konuşması gerekmez. Bazen hâlini fark etmeniz yeter. Gözündeki yorgunluğu görmek, neşesindeki zorlamayı sezmek, “bir şeyin var mı” sorusunu geçiştirmemek gerekir. İnsan ruhu ihmal edildiğinde sessizleşir; ilgi gördüğünde yavaş yavaş geri gelir.
Bu çağın en büyük yanılgılarından biri, bağlantıyı yakınlık zannetmesidir. Oysa insan, insanla iyileşir. Bir omuzla, bir bakışla, bir güven hissiyle. Dijital kalabalıkların ortasında yapayalnız büyüyen bir nesil istemiyorsak, ekran sürelerinden önce ilişki sürelerimizi sorgulamalıyız. Çocuklarımızın internette kaç saat geçirdiğini sormadan evvel, bizimle ne kadar gerçekten vakit geçirebildiğine bakmalıyız.
Mesele yeni dünyanın kapısını kapatmak değil. Mesele, o kapının önünde evlatlarımızı tek başına bırakmamaktır. Çünkü bir nesli teknoloji değil, ilgisizlik yorar. Bir genci veri değil, değersizlik duygusu çökertir. Kalabalıkların ortasında yalnız kalmış bir yüreğin en çok ihtiyaç duyduğu şey ise hâlâ aynıdır: Samimi bir ses, güvenli bir bağ, gerçek bir insan yakınlığı.