Aşı haftası, takvimde işaretlenmiş sıradan bir sağlık başlığı değildir. Bir toplumun hastalığa, çocuğa, yaşlıya, zayıf düşene, yani kendinden başka hayatlara nasıl baktığını gösteren sessiz bir aynadır.

Son zamanlarda bilinçsiz aşı reddi nedeniyle bazı hastalıkların yeniden artış eğilimi göstermesi, bu aynaya daha dikkatli bakmamız gerektiğini söylüyor. Çünkü aşıyla önlenebilir hastalıkların geri dönüşü yalnızca tıbbi bir başlık değildir; ihmalle açılan kapıdan içeri giren toplumsal bir risktir.

Aşı dediğimiz şey çoğu zaman küçük bir iğne, kısa bir işlem, birkaç saniyelik bir temas gibi görülür. Oysa bir hekimin gözünde aşı, hastane koridorlarında daha az ağlayan anne, yoğun bakım kapısında daha az bekleyen baba, ateş içinde kıvranan daha az çocuk demektir. Tıbbın en sade ama en büyük başarılarından biri, hastalık gelmeden önce kapıyı tutmaktır.

Hastalığı tedavi etmek elbette kıymetlidir. Fakat hastalığın hiç yaşanmamasını sağlamak, insan bedenine olduğu kadar insan onuruna da yapılmış bir iyiliktir.

Koruyan el

Aşı, yalnızca bireyi korumaz. Bir çocuğun bağışıklığı, aynı sınıftaki başka bir çocuğun hayatına da dokunur. Bir yetişkinin doğru zamanda yaptırdığı aşı, evdeki yaşlı anneye, kronik hastalığı olan babaya, yeni doğmuş bebeğe görünmez bir kalkan olur.

Sağlık bazen böyle çalışır. Bir kişinin aldığı doğru karar, başka birinin hastane yatağına düşmesini engeller. Toplum sağlığı dediğimiz şey, işte bu sessiz dayanışmanın adıdır.

Bugün aşı konusunda konuşurken yalnızca bireysel tercihten söz ediyormuş gibi davranmak eksik kalır. Çünkü bulaşıcı hastalıklar bireysel sınırları tanımaz. Evden çıkar, okula girer, iş yerine taşınır, toplu taşımada yanımıza oturur, bayram ziyaretinde kapımızı çalar. Mikrobun pasaportu yoktur; ihmali sever, boşluğu sever, kararsızlığı sever.

Bu yüzden aşı, sadece kişinin kendisi için aldığı bir tedbir değildir. Başkasının hayatına saygının da parçasıdır.

Tereddüdün gölgesi

Aşı reddi ya da aşı tereddüdü, çoğu zaman kötü niyetten doğmaz. İnsan çocuğu söz konusu olduğunda daha hassas olur, daha çok düşünür, daha fazla soru sorar. Bu duyguyu anlamak gerekir. Bir anne ya da baba, evladına zarar gelmesinden korktuğu için çekinebilir. Hekimin görevi bu korkuyu küçümsemek değil, onu sabırla karşılamaktır.

Fakat korkunun bilgiyle aydınlanması gerekir. Korku, yanlış bilgiyle birleştiğinde koruyucu değil, yıkıcı olabilir. Kulaktan dolma sözler, sosyal medyada dolaşan yarım bilgiler, bilimsel görünmeye çalışan ama sorumluluk taşımayan iddialar, ailelerin zihninde ağır bir sis oluşturuyor.

Bir hekim olarak en çok bu sisin çocukların üzerine çökmesinden endişe ederim. Çünkü aşıyla önlenebilecek hastalıkların yeniden görülmesi, yalnızca bir istatistik değildir. O geri dönüş; bazen ateşli bir gece, bazen nefes darlığı, bazen günler süren takip, bazen de ömür boyu taşınacak bir hasar anlamına gelebilir.

Aşı kararı ertelenirken hastalık beklemez.

Unuttuğumuz hastalıklar

Bazı hastalıkları az gördüğümüz için artık yok sanıyoruz. Oysa çoğunun geri çekilmesinde yıllarca sürdürülen aşılama programlarının büyük payı var. Aşılamada gevşeme olduğunda, bu hastalıklar sessizce fırsat kollayan eski misafirler gibi yeniden kapıya dayanabiliyor.

Bilinçsiz aşı reddinin en tehlikeli tarafı da burada başlıyor. İnsan yalnızca kendi çocuğu için karar verdiğini zannediyor; fakat o karar, okul sırasındaki başka bir çocuğu, bağışıklığı zayıf bir hastayı, henüz aşı yaşına gelmemiş bir bebeği de etkileyebiliyor.

Toplum bağışıklığı dediğimiz şey kuru bir kavram değildir. Aynı mahallede, aynı sınıfta, aynı otobüste yaşayan insanların birbirine görünmeden tuttuğu koruma nöbetidir. Bu nöbet zayıfladığında, ilk yara en savunmasız olanda açılır.

Bilim ve vicdan

Aşıya güven, kör bir teslimiyet değildir. Tam tersine, bilimsel birikime, sahadaki tecrübeye ve insan hayatını koruma sorumluluğuna dayanır. Tıp, hatasızlık iddiasıyla değil; sürekli takip, değerlendirme ve güvenlik denetimiyle ilerler. Hekimlik de tam burada vicdani bir meslektir. Çünkü her kararın ardında yalnızca veri değil, insan vardır.

Aşı haftasında tekrar hatırlamamız gereken şey budur: Koruyucu sağlık hizmetleri, modern tıbbın merhamet yüzüdür. Hastalığı bekleyip kahramanca müdahale etmek yerine, hastalığın geliş yollarını kapatmak daha insani, daha akılcı, daha ahlakidir.

Bazen sağlık sistemlerini hastane binalarıyla, cihazlarla, ameliyathanelerle ölçeriz. Oysa güçlü bir sağlık anlayışı, yalnızca hastayı tedavi eden değil, insanı hasta olmadan koruyan anlayıştır. Aşı bunun en berrak örneklerinden biridir.

Çocuğun hakkı

Bir çocuk dünyaya geldiğinde kendisini hastalıklardan koruyacak kararları kendisi veremez. Onun adına anne babası, ailesi, hekimi ve toplum karar verir. Bu yüzden çocukluk çağı aşıları yalnızca bir sağlık uygulaması değil, aynı zamanda bir sorumluluk emanetidir.

Bu emaneti hafife alamayız. Çünkü aşıyla korunabilecek bir hastalık nedeniyle çocuğun ağır bir tablo yaşaması, sadece tıbbi bir sorun değildir; vicdani bir sorudur. “Keşke” kelimesi, hastane odalarında çok ağır duyulur. Hekimler bilir, bazı pişmanlıkların telafisi yoktur.

Ailelerin soru sorması değerlidir. Tereddütlerini hekimleriyle paylaşması gerekir. Fakat doğru adres, rastgele paylaşımlar değil; bilimsel bilgiye dayanan sağlık profesyonelleridir. Sağlıkta güven, aceleyle verilen hükümlerde değil, doğru bilgiyle kurulan ilişkide büyür.

Sessiz kazanım

Aşıların başarısı biraz da görünmezliğindedir. Hastalık görülmeyince tehlike unutulur. Tehlike unutulunca korunmanın değeri küçümsenir. Oysa bir hastalığın artık sık görülmemesi, çoğu zaman aşının başarısıdır. Yangın çıkmadı diye itfaiyeye gerek yok sanmak nasıl yanlışsa, hastalık azaldı diye aşıyı gereksiz görmek de öyle yanlıştır.

Aşı haftası bize bunu hatırlatmalı. Sağlığı yalnızca hastalandığımızda aranan bir imkân olmaktan çıkarmalıyız. Korunmayı, tedaviden daha kıymetli gören bir toplum bilincine ihtiyacımız var.

Bu bilinç, çocuklarımızın okul çantasında, yaşlılarımızın evinde, aile sofralarımızda, kalabalık şehirlerimizin nefesinde karşılık bulur.

Aşı, yalnızca bedene yapılan küçük bir uygulama değildir. Geleceğe bırakılan sessiz bir güvencedir. Bir çocuğun sağlıklı büyüme hakkına, bir ailenin huzuruna, bir toplumun dayanışma ahlakına atılmış imzadır.

Bugün bize düşen, korkuyu büyütmek değil; bilgiyi, güveni ve sorumluluğu büyütmektir. Çünkü bazı hastalıklar kapıyı çaldığında hekimlik bütün gücüyle koşar. Ama en güzel hekimlik, o kapının hiç çalınmamasını sağlayabilmektir.