Bir çocuğun dünyası, yetişkinlerin sandığından çok daha küçük ama çok daha derindir. Bir oda, bir oyuncak, bir ses, bir el, bir bakış… Çocuk güveni bunlarla kurar. Hayatı bunlarla tanır.

Geceyi, sabahı, açlığı, korkuyu, sevgiyi bunlarla anlamlandırır. Savaş ise tam oraya düşer. Yalnız binaları yıkmaz. Yalnız şehirleri harabeye çevirmez. Çocuğun iç düzenini de bozar. Dışarıdaki patlama bittiğinde bile içeride süren bir yıkım bırakır.

Filistinli çocuklar bugün yalnızca bombaların gölgesinde büyümüyor. Sürekli tehdit altında, sürekli kayıp ihtimaliyle, sürekli bir ayrılık korkusuyla yaşıyor. Bir çocuğun duymaması gereken sesleri duyuyor, görmemesi gereken görüntülere maruz kalıyor, taşımaması gereken duyguları omuzlarında taşıyor. Bu yük yalnız bugünün meselesi değildir. Yıllar sonrasına uzanan sessiz bir hasardır. Savaşın çocuk bedeni ve ruhu üzerinde bıraktığı izler, ateşkes ilanlarıyla bir anda kaybolmaz.

Kırılan şey yalnızca duvar değil

Hekimlik bize şunu çok açık biçimde öğretir: İnsan yalnız etten ve kemikten ibaret değildir. Kalp yalnız kan pompalamaz, hafıza yalnız bilgiyi tutmaz, sinir sistemi yalnız hareketi yönetmez. İnsan, yaşadığını bedenine de yazar. Korku bazen bir bakışta yer eder, bazen bir irkilmede, bazen uykusuzlukta, bazen de nedeni anlaşılmayan suskunlukta.

Savaş ortamında büyüyen çocukta ruhsal travma kendini her zaman aynı şekilde göstermez. Kimi çocuk içine kapanır, kimi öfkeye savrulur, kimi konuşmayı azaltır, kimi geceyi düşman gibi görmeye başlar. Bazısı oyun kuramaz, bazısı aynı oyunu tekrar tekrar kurar; sanki yaşadığı dehşeti yönetilebilir hâle getirmeye çalışır. Bazen ağlamayan çocuk daha ağır yük taşır. Bazen çok uslu görünen çocuk, aslında içinden çığlık atıyordur. Çocuk ruhu, acıyı yetişkinler gibi anlatmaz. Ama mutlaka bir yerden belli eder.

Filistin’de savaşın ortasında büyüyen bir çocuğun yaşadığı şey, sıradan bir korku hali değildir. Bu, güven duygusunun kökünden sarsılmasıdır. Ev güvenli değilse, sokak güvenli değilse, okul güvenli değilse, anne babanın yanında olmak bile korumaya yetmiyorsa çocuk zihni dünyayı nasıl tanıyacaktır? Hayata hangi temel duygu üzerinden tutunacaktır? İşte asıl yara tam burada açılır.

Görünmeyen yara

Toplumlar çoğu zaman çocuklardaki yarayı kanadığı zaman fark eder. Oysa bazı yaralar sessizdir. Psikolojik travmanın en çetin tarafı da budur. Kırık gibi filmde görünmez, yara gibi pansuman istemez, ateş gibi hemen ele vermez. Ama çocuğun büyümesini, öğrenmesini, ilişkilerini, kendilik duygusunu yavaş yavaş etkiler. Uzun vadeli etkiler dediğimiz şey de tam budur: Bugün yaşanan korkunun yarın karaktere, davranışa, bedensel tepkiye ve hayatla kurulan ilişkiye dönüşmesi.

Bir çocuk sürekli alarm halinde yaşarsa bedeni de ruhu da olağan gelişim çizgisinden uzaklaşır. Dikkatini toplamakta zorlanabilir. Uyku düzeni bozulabilir. Ani seslere aşırı tepki verebilir. Ayrılık kaygısı derinleşebilir. Güven duygusu örselenmiş bir çocuk, ilerleyen yıllarda insanlara, hayata ve geleceğe karşı daha tedirgin bir bağ kurabilir. Bu yalnız psikiyatrinin konusu değildir. Bu, çocuk sağlığının, aile hayatının, eğitimin ve toplum düzeninin de konusudur.

Çocuk bedenini muayene ederken yalnız boya, kiloya, ateşe bakmayız. Çocuğun yüzüne bakarız. Göz temasına bakarız. Ses tonuna, duruşuna, temas kurma biçimine bakarız. Çünkü bazen hastalık laboratuvar sonucundan önce çocuğun hâlinde görünür. Savaşın çocukta açtığı hasar da böyledir. Görmek için yalnız tıbbi bilgi değil, vicdan da gerekir.

Geleceğe taşınan yük

Bir toplumun çocukluğu yaralanırsa, yalnız bugünü eksilmez, yarını da daralır. Filistinli çocukların yaşadığı travma, sadece bireysel bir acı olarak okunamaz. Bu durum kuşakların ruhsal yükünü ağırlaştırır. Kayıpla büyüyen, yasını tamamlayamayan, korkuyu normal hayatın parçası gibi öğrenen çocukların omzuna, yaşlarından büyük bir dünya bırakılmış olur.

Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Çocuklar unutmaz. Çocuklar bazen konuşmaz ama unutmaz. Beden hafızası, duygusal hafıza, korku hafızası sandığımızdan daha derin çalışır. Güvensizlik hissi erken yaşta yerleştiğinde bunun izi sonraki yıllarda da sürer. İnsanın kendine, çevresine, topluma ve geleceğe bakışı bu izlerden etkilenir. Bu yüzden savaşın çocuk üzerindeki etkisini yalnız anlık bir dram gibi ele almak büyük eksiklik olur. Karşımızda uzayan, derinleşen, yer yer sessizleşen ama kaybolmayan bir sağlık sorunu vardır.

Hekimliğin sesi nereye düşer

Böylesi zamanlarda hekim sözü sadece teşhis koyan, reçete yazan bir yerden kurulamaz. Hekimlik hayatı koruma mesleğidir. Çocuğun yalnız bedenini değil, çocukluğunu da savunma sorumluluğu taşır. Filistinli çocukların psikolojik travmaları üzerine konuşmak, siyasetin yerine geçmek değildir. İnsanın en savunmasız halini görünür kılmaktır. Bir çocuğun korkusunu mesele edinmek, taraf tutmak değil, insan kalmaktır.

Uluslararası sınır tanımayan doktorların, çocuk ruh sağlığı alanında çalışan hekimlerin, sahada bulunan sağlık emekçilerinin bu konuyu daha güçlü biçimde gündemde tutma ihtiyacı buradan doğuyor. Çünkü bazı acılar yalnız yaşanmakla kalmıyor, zamanla normalleştiriliyor. En büyük tehlike bazen şiddetin kendisi kadar, ona alışılmasıdır. Çocukların savaş altında büyümesini sıradan bir görüntüye dönüştürmek, ikinci bir yıkımdır.

Bir hekimin kalemi burada susamaz. Çünkü çocukta travma dediğimiz şey, yalnız ruhsal bir başlık değildir; hayata erken yaşta çöken bir ağırlıktır. O ağırlık ders başarısında da görünür, ilişkilerde de görünür, uykuda da görünür, sessizlikte de görünür. Yıllar sonra bile görünür.

Çocukluğun yanında durmak

Bugün Filistinli çocuklar için söylenecek her sözün merkezinde merhamet kadar dikkat de olmalıdır. Acıyı sadece seyretmek yetmez. Onu doğru adlandırmak gerekir. Yaşananın çocuk psikolojisi üzerindeki etkisini görmek gerekir. Uzun vadeli sonuçları konuşmak gerekir. Çünkü bir çocuğun maruz kaldığı sürekli korku, büyümenin doğal akışını bozar. Çocuk, çocukluk hakkını kaybettiğinde bunun telafisi yalnız zamanla olmaz.

Bu yüzden meseleye uzak bir trajedi gibi bakmamak gerekir. Çocuk sağlığı dediğimiz alan, sınırlarla çevrili değildir. Bir çocuğun güven duygusu yıkıldığında, insanlığın ortak zemini de sarsılır. Filistinli çocukların yaşadığı ruhsal yük, yalnız onların değil, bu çağın vicdan testidir.

Biz hekimler, yarayı sadece gördüğümüzde değil, büyümeden önce de tarif etmek zorundayız. Çocukların gözündeki korku bir gün manşetlerden inse bile etkisi sürer. Savaş bitti denildiğinde bile bazı geceler bitmez. Bazı sesler uzun süre içeride kalır. Bazı çocuklar büyür ama içlerindeki ürkeklik büyümez, orada asılı durur.

Tam da bu yüzden, çocukluğun üzerine düşen savaşı konuşmak bir duyarlılık gösterisi değil, bir insanlık görevidir. Filistinli çocukların ruhunda açılan yarayı görmek, anlamak ve unutturmamak gerekir. Çünkü çocuk iyileşmeden dünya iyileşmiş sayılmaz.