Devlet, vatandaşın gözünde en çok hastanede sınanır. Çünkü insanlar hastaneye sadece tedavi olmaya gitmez; en çaresiz anlarında devlete emanet olurlar.
İşte bu yüzden sağlık sistemi yalnızca bir kamu hizmeti değil, devletle millet arasındaki güven bağının en güçlü halkasıdır.
Vatandaş sabah evinden çıkıp hastanenin kapısından içeri girdiğinde yalnızca tedavi aramaz. Devletle karşılaşır. O gün devleti; güvenlik görevlisinin bakışında görür. Hasta kayıt personelinin ses tonunda hisseder. Hemşirenin yaklaşımında ölçer. Doktorun ilgisiyle hafızasına kazır. Hastaneden çıktığında anlattığı şey çoğu zaman reçete değildir. Kendisine nasıl davranıldığıdır.
Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın başlattığı Sağlıkta Dönüşüm Programı, son yirmi yılın en büyük kamu reformlarından biri olarak tarihe geçti. Bir zamanlar aylar sonrasına verilen randevular, koridorlarda bitmeyen kuyruklar, ilaç kuyrukları, hastane hastane dolaşan insanlar bugün genç kuşakların hatırlamadığı görüntüler hâline geldi. Bu başarının toplumdaki karşılığı da memnuniyet araştırmalarına yansıdı. 2016 yılında sağlık hizmetlerinden memnuniyet yaklaşık yüzde 75-78 bandına kadar yükseldi.
Sonra ibre maalesef tersine döndü.
Memnuniyet oranı yıllar içinde geriledi ve 2024 yılında yüzde 63,2 seviyesine kadar düştü.
Bu tablo tesadüf değildi.
Sağlık Bakanımız Prof. Dr. Kemal Memişoğlu’nun gayretleri ile olumsuz gidişatta toparlanma işaretleri görülmeye başlandı. 2025 yılında memnuniyet oranının yüzde 69,4’e yükselmesi umut vericidir. Ben bu yükselişin devam edeceğine inanıyorum. Çünkü Sayın Bakanın sahayı dinleyen, sorunları yerinde görmeye çalışan bir anlayış sergilediği görülüyor.
Ama…
Rakamların yükselmesi yetmez.
Çünkü sağlıkta memnuniyet sadece randevu alabilmek değildir.
Sadece ameliyat olabilmek değildir.
Sadece ilaç bulabilmek hiç değildir.
Bir hastaneye giren insan zaten korkuyla girer. Kimi kanser şüphesiyle gelir. Kimi yoğun bakımdaki annesini görmek için. Kimi çocuğunu kucağına alıp telaş içinde koşar. Böyle bir insana verilecek en küçük sert cevap bile bazen hastalığın kendisinden daha ağır gelir.
İşte tam burada büyük bir sorunla karşı karşıyayız.
Son aylarda konuştuğum insanların önemli bir kısmı aynı noktaya dikkat çekiyor. Doktorlarından memnun olduklarını söylüyorlar. Ama özellikle bazı yardımcı sağlık personelinin, hasta kabul görevlilerinin ve destek birimlerinde çalışan bazı personelin tavırlarından ciddi şekilde rahatsız olduklarını anlatıyorlar.
Elbette bu eleştiri, gecesini gündüzüne katan yüz binlerce fedakâr sağlık çalışanını kapsamaz. Salgın döneminde canını ortaya koyan, depremde enkaz başında sabahlayan, nöbetten nöbete koşan sağlık ordusuna haksızlık edemeyiz.
Fakat gerçeği de görmezden gelemeyiz.
Bir kişinin kötü davranışı bazen koskoca hastanenin itibarını zedeliyor.
Bir cümle…
Sadece bir cümle.
Aylarca anlatılıyor.
Burada belki de en fazla üzerinde durulması gereken konu hesap verebilirliktir. Kamu görevi, vatandaşa üstünlük kurma yetkisi vermez. Tam tersine daha fazla sorumluluk yükler. Daha fazla mütevazi olmayı gerektirir. Devlet memurluğu, vatandaşa mesafe koymanın değil, vatandaşa hizmet etmenin adıdır.
Bazı çalışanlarda oluşan “Nasıl olsa bana bir şey olmaz.” rahatlığı ise en tehlikeli hastalıklardan biridir. Bu rahatlık sadece vatandaşı değil, birlikte çalışan binlerce özverili sağlık çalışanını da zan altında bırakır.
İşin düşündürücü tarafı ise şudur…
Özel hastanelerde daha düşük ücretlerle çalışan pek çok sağlık personelinin hasta iletişiminde daha dikkatli olduğu sıkça dile getiriliyor. Bunun tek açıklaması maaş olamaz. Kurum kültürü, performans takibi, denetim ve yöneticilerin hizmet anlayışı burada belirleyici rol oynuyor.
Ben yıllardır sağlıkta şiddete karşı mücadele edenlerden biriyim.
Bugün de aynı noktadayım.
Bir hekime, hemşireye ya da sağlık çalışanına uzanan el sadece bir kişiye değil, insanlığa uzanmıştır.
Fakat aynı şekilde, hastasını küçümseyen, azarlayan, kıran, devletin kapısını vatandaşa zorlaştıran anlayışın da savunulacak hiçbir tarafı yoktur.
Sayın Bakan Kemal Memişoğlu’nun bu sorunun farkında olduğuna inanıyorum. Bundan sonraki dönemde fiziki yatırımlar kadar hizmet kalitesini, iletişimi, hasta ilişkilerini ve sahadaki denetimleri önceleyen yeni bir döneme ihtiyaç var. Çünkü sağlıkta kalite yalnızca tıbbi başarıyla ölçülmez. İnsan ilişkisi de tedavinin ayrılmaz bir parçasıdır.
Devletin en güçlü olduğu yer, vatandaşın kendisini en çok güvende hissettiği yerdir.
Hastaneler de bunun vitrini.
O vitrinde görünen yüz, sadece bir personelin kendi yüzü değildir.
Devletin yüzüdür.