Bir çocuğun saçının dökülmesini ilk kez gördüğünüzde içinizde bir şey kırılır. Oyuncaklar, okul çantası, çizgi filmler… Hepsi oradadır ama aynadaki görüntü bambaşkadır. Asıl soru şudur: Bir toplum, çocukların aynaya bakarken yetişkinlerden önce “kanser” kelimesiyle tanışmasına ne kadar alışabilir? Daha doğrusu, buna alışmalı mıdır?
Bir çocuk sağlığı ve hastalıkları uzmanı olarak şunu söyleyebilirim: Çocukluk çağı kanserleri çoğu zaman yüksek sesle gelmez. Ne dramatik bir başlangıcı vardır ne de net bir işareti. Hafif bir halsizlik, geçmeyen bir kemik ağrısı, nedeni açıklanamayan bir morluk, iştahsızlık… Günlük hayatın içinde kolayca “çocukluk halleri” diye geçiştirilen bu belirtiler, bazen çok daha büyük bir gerçeğin ilk fısıltılarıdır. Ve o fısıltılar duyulmadığında, bedeli ağır olur.
Çocukluk çağı kanserleri sessizdir ama nadir değildir. Her yıl binlerce çocuk bu tanıyla karşılaşıyor. Buna rağmen toplumda hâlâ “çok ender olur”, “bizim başımıza gelmez” rahatlığı hâkim. Oysa çocuk hekimlerinin sahada en sık yaşadığı sorunlardan biri tam da budur: Ailelerin, hatta bazen eğitimcilerin ve çevrenin, belirtileri ciddiye almakta gecikmesi. Gecikme ise bu hastalıkların en büyük düşmanıdır. Çünkü çocukluk çağı kanserlerinin önemli bir bölümünde erken tanı, yaşamla ölüm arasındaki çizgiyi belirler.
Bu hastalıklar erişkin kanserlerine benzemez. Bir yaşam tarzı faturası değildir çoğu zaman. Yılların ihmali, kötü alışkanlıklar, birikmiş riskler yoktur arka planında. Bu nedenle insanın adalet duygusunu daha derinden yaralar. Henüz hayatla pazarlık yapmamış bir bedene, henüz “gelecek” kelimesini yeni yeni anlamaya başlayan bir çocuğa bu yükün düşmesi, kabullenmesi zor bir gerçektir. Belki de bu yüzden konuşmaktan kaçınırız. Çünkü “neden?” sorusunun net bir cevabı yoktur.
Ama kaçınmak çözüm değildir. Çocukluk çağı kanserleri konuşulmadıkça büyür, görünmezleştikçe geç fark edilir. Bir çocuk hekimi olarak en çok zorlayan anlar, “Keşke daha önce gelseydik” cümlesinin kurulduğu anlardır. O cümlede pişmanlık vardır, suçluluk vardır, çaresizlik vardır. Oysa bazen o “keşke”, birkaç hafta önce fark edilecek küçük bir işaretle hiç kurulmayabilirdi.
Burada mesele yalnızca tıbbi bilgi değildir; farkındalıktır. Ebeveynlerin çocuklarını iyi tanıması, öğretmenlerin davranış değişikliklerini önemsemesi, sağlık sisteminin ilk basamakta bu belirtileri hızla ayıklayabilmesi hayati önemdedir. Çocuk sağlığı ve hastalıkları uzmanları olarak bizler, bu sürecin en başında yer alırız. Çocuğu ilk gören, aileyi ilk dinleyen, “burada bir şey var” deyip süreci başlatan çoğu zaman biz oluruz. Bu yüzden çocukluk çağı kanserleri, yalnızca onkoloji merkezlerinin değil, tüm sağlık sisteminin ortak sorumluluğudur.
Tedavi süreci başladığında ise başka bir gerçek yüzünü gösterir: Bu hastalık yalnızca çocuğu değil, bütün aileyi hasta eder. Anne babanın gözlerinde aynı anda umut ve korku vardır. Kardeşler çoğu zaman sessizce geri plana çekilir. Evdeki hayat, hastane randevularına göre yeniden kurulur. Bir çocuk hekimi olarak, bu yükün sadece ilaçlarla taşınmadığını çok iyi biliyorum. Psikolojik destek, sosyal dayanışma ve anlayış bu sürecin ayrılmaz parçasıdır.
Üstelik mesele tedaviyle de bitmez. Kanseri atlatmış olmak, her şeyin geride kaldığı anlamına gelmez. Uzun süreli takipler, geç yan etkiler, okul hayatına dönüşte yaşanan zorluklar, beden algısı sorunları… Bunların her biri ayrı bir mücadeledir. Toplum ise çoğu zaman “iyileşti” kelimesiyle dosyayı kapatır. Oysa iyileşmek başka, iyi olmak başkadır. Çocukluk çağı kanserlerinden sağ çıkan çocukların, uzun vadede de desteklenmesi gerekir.
Bu noktada toplumun bakışı belirleyicidir. Kanserli bir çocuğa nasıl yaklaşıyoruz? Acıyarak mı, korkarak mı, yok sayarak mı? Hastalığı bir fısıltı konusu hâline getirmek, çocuğu ve ailesini yalnızlaştırmaktan başka bir işe yaramaz. Farkındalık, yalnızca belirli günlerde yapılan paylaşımlarla olmaz. Farkındalık, dilimizi ve tavrımızı değiştirmekle olur. Kanseri bir tabu olmaktan çıkarmakla olur.
Medyanın rolü de burada kritik. Çocukluk çağı kanserleri ya aşırı dramatize edilerek duygusal bir malzemeye dönüştürülüyor ya da tamamen gündem dışı bırakılıyor. İki yaklaşım da zararlı. Gerçekçi, saygılı ve sürdürülebilir bir anlatı gerekiyor. Ne acıyı sömüren ne de gerçeği saklayan bir dil. Çünkü doğru bilgi, doğru zamanda verildiğinde hayat kurtarır.
Bir çocuk hekimi olarak şuna inanıyorum: Bir toplumun vicdanı, en savunmasız olanlara nasıl davrandığıyla ölçülür. Çocukluk çağı kanserleri bu vicdanın turnusol kâğıdıdır. Güçlü olmak zorunda olan çocuklar değil; sistemi kuranlar, karar verenler, fark edenlerdir. Sağlık politikalarından eğitim sistemine, sosyal destekten medyaya kadar herkesin bu konuda bir sorumluluğu vardır.
Bu yazıyı okuyan herkesin yapabileceği bir şey var. Bir ebeveyn, çocuğundaki olağan dışı bir durumu “geçer” diyerek ertelemeyebilir. Bir öğretmen, davranış değişikliğini ciddiye alabilir. Bir yönetici, çocuk onkolojisini yalnızca rakamlarla değil, insan hayatıyla değerlendirebilir. Bir gazeteci, bir çocuğun hikâyesini anlatırken saygıyı merkezde tutabilir.
Ve belki de en önemlisi, şu soruyu kendimize sorabiliriz: Bir çocuğun hayata tutunma mücadelesiyle karşılaştığımızda, biz ne yapıyoruz? Görüyor muyuz, duyuyor muyuz, sorumluluk alıyor muyuz?
Çocukluk çağı kanserleri kader değildir. Ama fark edilmediğinde, geç kalındığında, önemsenmediğinde kader gibi yaşanır. Eğer bu yazıdan sonra bir kişi bile “acaba” deyip bir belirtiyi ciddiye alırsa, bir çocuk daha erken tanıya ulaşırsa, işte o zaman bu satırlar amacına ulaşmış olur. Çünkü bazen bir çocuğun hayatı, tam da bu küçük “acaba” ile değişir.