Bir hastalığın adını koymak bazen tedavi etmekten daha zordur. Kanserde ise asıl zor olan, hastalığın adını değil gerçeğini söylemektir. Çünkü bugün elimizde inkâr edemeyeceğimiz kadar net bir gerçek var: Her 10 kanser vakasının en az 4’ü hiç yaşanmayabilirdi. Yani karşımıza “kader” diye çıkan birçok tablo, aslında gecikmiş kararların, ertelenmiş önlemlerin ve bile bile görmezden gelinen risklerin sonucudur. 4 Şubat Dünya Kanser Günü’nü anlamlı kılan da tam olarak bu yüzleşmedir.
Bir onkolog olarak yıllardır aynı cümleleri farklı odalarda, farklı yüzlere söylüyorum. Ama zamanla şunu fark ettim: Kanserle ilgili en ağır yük, hastaya konulan tanı değildir. En ağır yük, “bunu daha önce durdurabilir miydik?” sorusunun cevapsız kalmasıdır. Çünkü kanser çoğu zaman ani bir felaket gibi algılansa da gerçekte uzun bir sürecin, sessiz bir birikimin sonucudur. Ve o süreç, sandığımızdan çok daha erken başlar.
Bilim, bu konuda artık tartışmaya yer bırakmıyor. Tütün kullanımı, sağlıksız beslenme, hareketsizlik, obezite, alkol, bazı enfeksiyonlar ve çevresel maruziyetler… Bunlar soyut risk başlıkları değil; poliklinik odasında karşımıza çıkan somut nedenlerdir. Akciğer kanserinde sigaranın, rahim ağzı kanserinde HPV’nin, mide kanserinde kronik enfeksiyonların rolünü bilmeyen yok. Yani birçok kanser türü, vücutta başlamadan önce hayatın içinde başlıyor.
Burada durup kendimize dürüst bir soru sormamız gerekiyor: Eğer bu kadar büyük bir bölüm önlenebilirken, neden hâlâ kanseri sadece tedaviyle konuşuyoruz? Neden hâlâ en güçlü refleksimiz, hastalık ortaya çıktıktan sonra devreye giriyor? Oysa kanserle asıl mücadele, ameliyathanede değil; okulda, mutfakta, sokakta, iş yerinde başlıyor. Sağlıklı yaşam bir bireysel tercihten ibaret değildir; toplumsal bir iklim meselesidir.
Bugün birçok hastam bana, “Hocam ben sigarayı zaten az içiyordum”, “Biraz kiloluydum ama herkes öyle”, “Kontrole gitmeyi erteledim çünkü yoğun çalışıyordum” diyor. Bu cümlelerin her biri tanıdık. Çünkü modern hayat, sağlığı sürekli ertelemeyi öğretiyor. Daha sonra bakarız, şimdi sırası değil, şimdilik bir şey olmaz… Kanser ise bu cümleleri hiç affetmez. Sessizce bekler, büyür ve bir gün masanın ortasına bütün ağırlığıyla oturur.
Önlenebilirlik meselesi yalnızca bireyin omzuna yıkılacak bir yük de değildir. Sağlıklı gıdaya erişimin zor olduğu, yürünebilir alanların azaldığı, hava kirliliğinin sıradanlaştığı, sigaranın hâlâ normalleştirildiği bir toplumda “bireysel farkındalık” tek başına yeterli olmaz. Kanserle mücadele, aynı zamanda güçlü bir halk sağlığı meselesidir. Tarama programlarının ciddiyeti, aşılama politikalarının kararlılığı, koruyucu sağlık hizmetlerinin önceliği burada belirleyici olur.
Bir başka sessiz sorun da erken tanıdır. Erken tanı denildiğinde çoğu kişi teknolojiyi düşünür; gelişmiş cihazları, ileri görüntülemeyi… Oysa erken tanı, en temelde bir davranış meselesidir. Belirtileri ciddiye almak, kontrolleri ertelememek, “utanırım” ya da “korkuyorum” dememek. Bugün erken evrede yakalanan birçok kanser türünde başarı oranları oldukça yüksektir. Ama geç kalındığında, en gelişmiş tedaviler bile bazen sadece zamanı uzatır. İşte bu yüzden önlenebilirlik ve erken tanı, aynı zincirin iki halkasıdır.
Kanser konuşulurken sıkça yapılan bir hata da şudur: Mesele ya tamamen korkuya ya da yapay bir iyimserliğe teslim edilir. Oysa gerçek ikisinin ortasındadır. Kanser ne görmezden gelinecek kadar uzak, ne de çaresizliğe mahkûm edecek kadar yenilmezdir. Bilim, deneyim ve imkânlar bugün insanlığın elindedir. Eksik olan, bu bilgiyi hayatın merkezine koyacak toplumsal kararlılıktır.
4 Şubat bu yüzden sadece bir farkındalık günü değildir. Bu tarih, bize şu soruyu sormak için vardır: Bugün neyi değiştireceğiz? Bir alışkanlığı mı, bir ihmali mi, bir politikayı mı? Kanserle mücadelede en büyük devrim, çoğu zaman sessizdir. Hiç hastalanmamış bir insanın hikâyesi manşet olmaz. Ama gerçek başarı tam da oradadır.
Bir onkolog olarak en ağır cümlelerim, “keşke” ile başlayanlardır. Keşke daha erken gelseydi. Keşke sigarayı bırakmış olsaydı. Keşke taramasını yaptırsaydı. Bu “keşke”leri azaltmanın yolu, kanseri yalnızca hastanelerin değil, hayatın meselesi haline getirmekten geçiyor.
Yazıyı tek bir çağrıyla bitirmek istiyorum: Kanseri konuşurken yalnızca tedaviyi değil, önlemeyi de merkeze alalım. Çünkü her 10 vakadan 4’ü önlenebiliyorsa, bu sadece bir istatistik değil; ertelenemez bir sorumluluktur. Ve belki de asıl soru şudur: Bu gerçeği daha kaç 4 Şubat boyunca konuşup sonra unutacağız?