1933’te Londra’da, hekim bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Oliver Sacks, erken yaşta bilime yöneldi. Oxford’da tıp eğitimi aldıktan sonra Amerika’ya gitti ve meslek yaşamının büyük bölümünü New York’ta sürdürdü.
1960’lı yılların sonlarında Sacks, New York’ta kronik bakım hastanelerinde nörolog olarak çalışırken sıra dışı bir hasta grubuyla ilgilenmeye başladı. Bu hastalar, 1920’lerde geçirilen ensefalitis lethargica sonrasında yıllardır neredeyse donmuş bir hâlde yaşamaktaydı. Konuşmuyor, hareket etmiyor, dış dünyayla ilişki kuramıyorlardı.
Bu yıllarda yeni geliştirilen bir ilaç olan L-dopa, Parkinson hastalarında etkili olmaya başlamıştı. Sacks, dopamin yetersizliğine benzer bir tablo sergileyen bu hastalarda da ilacı denemeye karar verdi. Bazı hastalar, bu tedaviyle onlarca yıl sonra ilk kez konuşmaya, yürümeye, hatta şakalaşmaya başladı. Bu çarpıcı sahneler, Sacks’ın Uyanışlar (Awakenings) adlı kitabında unutulmaz biçimde anlatılır. Ancak Sacks, bu “uyanış” hâlinin çoğu zaman geçici olduğunu; doz arttıkça taşkınlık, ajitasyon, tikler ve psikiyatrik belirtilerin ortaya çıkabildiğini de özellikle vurgulamıştır.
Sacks’ın temel çıkarımı nettir: İlaç yalnızca bir kapıyı açar. İçeride neyle karşılaşılacağı ise beynin ve kişinin kendi hikâyesine bağlıdır. L-dopa, kimilerinde hayatı geri verirken, kimilerinde yeni bir kaos yaratabilir.
Yıllar sonra Sacks, bu kez bambaşka bir hasta grubuyla karşılaşır: Görme kaybı olan ama “bir şeyler gören” insanlar. Bir huzurevinden gelen telefon üzerine muayene ettiği doksanlı yaşlarında, tamamen kör bir kadın, günlerdir renkli ve hareketli sahneler izlediğini anlatmaktadır. İnsanlar, hayvanlar, çocuklar, geometrik desenler… Hasta, gördüklerinin gerçek olmadığını bilmektedir; ancak yine de korkmuştur. “Aklımı mı kaybediyorum?” diye sorar.
Sacks’ın koyduğu tanı Charles Bonnet sendromudur. İlk kez 18. yüzyılda tanımlanan bu tabloda, görme kaybı sonrasında beynin görmeyle ilişkili bölgeleri duyusal girdiden yoksun kalır. Bu bölgeler sessizleşmek yerine, tam tersine kendiliğinden aktifleşir. Sonuçta beyin, görüntüyü dış dünyadan alamadığında, kendi içinden üretmeye başlar. Bu halüsinasyonlar psikoz değildir. Kişiye seslenmez, onu suçlamaz ya da onunla etkileşime girmez. Hastalar durumu sıklıkla, “benimle ilgisi olmayan bir film izliyorum” şeklinde tarif eder. En sık görülen imgeler yüzlerdir; çoğu zaman abartılı gözler, dişler ve tuhaf oranlar dikkat çeker. İkinci sırada ise çizgi film benzeri görüntüler yer alır.
Sacks’ın bu olgularda da özellikle vurguladığı önemli bir nokta vardır: Bu kişiler çoğu zaman yaşadıklarını gizler. Çünkü “olmayan şeyler görmek”, toplumda hâlâ delilikle eş tutulur. Oysa burada sorun zihinde değil; duyusal girdinin kaybı ve beynin bu boşluğu doldurma çabasıdır.
Oliver Sacks, yaşamı boyunca ısrarla şunu hatırlatmıştır: Nörolojik belirtiler yalnızca birer bozukluk değildir; aynı zamanda beynin uyum sağlama ve anlam yaratma çabalarının birer ifadesidir.