Bir insanı bugün gerçekten huzursuz etmek istiyorsanız telefonunu elinden alıp boş bir odada yarım saat yalnız bırakın. Ne televizyon olsun ne müzik. Kimse mesaj atmasın. Önünde yapacağı bir iş de bulunmasın.

Sadece kendisi.

Blaise Pascal, bundan yaklaşık dört asır önce insanın temel sıkıntılarından birini tam burada görüyordu. Düşünceler’de insanın sessizce odasında kalamamasından söz ederken elbette akıllı telefonu bilmiyordu. Sosyal medya yoktu. Bildirim sesi yoktu. Parmağın ekranda aşağı doğru yaptığı o neredeyse refleks hâline gelmiş hareket de yoktu.

Ama insan vardı.

Ve insan kendisinden kaçmak için o zaman da bir şeyler buluyordu.

Pascal bunun için Fransızca divertissement kavramını kullanır. Türkçeye “oyalanma”, “eğlence” ya da “meşguliyet” diye çevrilebilir. Fakat kastettiği yalnızca eğlenmek değildir. Daha derin bir kaçıştır bu. İnsan kendi faniliğini, eksikliğini, korkularını ve içindeki boşluğu fark etmemek için dışarıdaki gürültüye sığınır.

Pascal’ın çağında insan kendinden kaçmak için ava gidiyor, kalabalıklara karışıyor, kendisini türlü meşguliyetlerin içine bırakıyordu.

Bugün çoğu zaman bir başparmak yetiyor.

Sabah gözümüzü açıyoruz. Daha yataktan kalkmadan telefona bakıyoruz. Asansörde telefon. Trafik ışığında telefon. Lokantada karşımızdaki insan tuvalete gidince telefon. Hatta bazen karşımızdaki insan hiçbir yere gitmediği hâlde telefon.

Otobüs durağında beş dakika beklemek bile artık küçük bir boşluk değil, derhal doldurulması gereken bir arıza gibi geliyor.

Garip olan şu: Teknoloji bize can sıkıntısını yenme imkânı verdi ama canımızın sıkılmasına tahammülümüzü de azalttı.

Belki asıl mesele telefon bağımlılığı bile değildir. Telefon, daha eski bir insan ihtiyacının kusursuz cihazına dönüşmüş olabilir: Kendimizle karşılaşmayı ertelemenin.

Çünkü insan yalnız kaldığında sadece huzur bulmaz.

Bazen geçmiş gelir.

Söylenmemiş bir söz. Ertelenmiş bir karar. Yıllardır aranmayan bir dost. Çocukluğumuzdan kalmış tuhaf bir mahcubiyet. Hayatımızın gerçekten istediğimiz hayat olup olmadığına dair tatsız bir soru…

Ekran bunların hiçbirini çözmez.

Ama seslerini kısar.

Pascal’ın asırlar önce gördüğü şey tam da buydu. İnsan çoğu zaman mutluluğun peşinde koştuğunu sanırken aslında düşünmek zorunda kalmayacağı bir meşguliyetin peşinden gidiyordu.

Burada teknolojiye haksızlık etmeyelim. Telefon şeytan icadı değil. Bizi sevdiklerimize ulaştırıyor, dünyayı cebimize getiriyor, bilgiye erişimi tarihte görülmemiş ölçüde kolaylaştırıyor. Mesele cihazın ne yaptığı değil sadece. Bizim onu hangi boşluğa yerleştirdiğimiz.

İnsan bazen gerçekten haber okumak için telefona bakıyor.

Bazen de hiçbir şey okumamak için.

Kendi içinden gelen şeyi okumamak için.

Bu noktada Pascal’ın yanına, başka bir yüzyıldan Montaigne’i oturtmak ilginç olurdu. Montaigne hayatının bir döneminde şatosunun kulesindeki çalışma odasına çekilmiş, okumaya ve kendi zihnini gözlemlemeye yönelmişti. Denemeler biraz da bu yüzden hâlâ canlıdır. Çünkü Montaigne insanı uzaktan incelemez. Kendi içine bakar ve orada hepimizi yakalar.

Bugün ise kendi zihnimizi gözlemlemekten çok onu sürekli uyarmayı tercih ediyoruz.

Bir bildirim.

Bir video.

Bir haber.

Bir tane daha.

Sonra bir tane daha.

Akşam oluyor ve bütün gün yüzlerce insanın ne söylediğini öğrenmişiz. Bir siyasetçinin açıklamasını, tanımadığımız birinin tatilini, başka birinin kahvaltısını, dünyanın öbür ucundaki bir tartışmayı biliyoruz.

Fakat gün içinde kendi zihnimizden geçen tek bir düşüncenin yanında beş dakika oturmamışız.

Belki modern insanın yeni yoksulluğu budur: Bilgi eksikliği değil, iç sessizlik eksikliği.

Eskiden evlerde sessizlik kendiliğinden gelirdi. Gece ilerler, sokak tenhalaşır, dükkânların kepenkleri inerdi. Şimdi dünya uyusa bile ekran uyumuyor. Başucumuzda küçük, parlak bir kapı duruyor. Dokunduğumuz anda binlerce insan içeri giriyor.

Pascal bugün yaşasaydı muhtemelen telefona uzun uzun bakardı.

Sonra belki telefonu değil, bizi incelerdi.

Çünkü dört yüz yılda cihazlarımız çok değişti.

Kaçtığımız kişi pek değişmedi.