Özet Preeklampsi, Uluslararası Hipertansiyon ve Gebelik Çalışmaları Derneği (ISSHP) sınıflamasına göre, daha önce normotansif olan bir gebede 20. gebelik haftasından sonra ortaya çıkan yeni başlangıçlı hipertansiyona proteinüri ve/veya maternal organ disfonksiyonu ya da uteroplasental disfonksiyonun eşlik ettiği, gebeliğe özgü kompleks multisistemik bir hastalıktır [4]. Proteinüri tanı için mutlak bir gereklilik değildir. Güncel bilgiler, hastalığın anormal plasentasyon, maternal endotelyal disfonksiyon, anjiyojenik dengesizlik, immünolojik değişiklikler, oksidatif stres ve inflamasyonun karşılıklı etkileşimi sonucunda geliştiğini göstermektedir [6–9,14].

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ/WHO) verilerine göre preeklampsi dünya genelinde doğum yapan kadınların yaklaşık %3–8'ini etkilemektedir. Hipertansif gebelik bozuklukları 2023 yılında küresel maternal ölümlerin yaklaşık %16'sından sorumlu olmuştur [1].

Hastalığın klinik seyri heterojendir ve eklampsi, HELLP sendromu, akut böbrek hasarı, serebrovasküler komplikasyonlar, pulmoner ödem, plasenta dekolmanı, fetal büyüme kısıtlılığı, prematürite ve maternal-fetal mortalite gibi ciddi sonuçlara yol açabilir [1,4,5].

Son yıllarda özellikle soluble fms-like tyrosine kinase-1 (sFlt-1) ve placental growth factor (PlGF) gibi plasental anjiyojenik biyobelirteçler önem kazanmıştır. sFlt-1/PlGF oranı plasental anjiyojenik dengesizliği yansıtan önemli biyobelirteçlerden biridir. Zhang ve arkadaşlarının 2025 tarihli sistematik derleme ve meta-analizinde sFlt-1/PlGF oranının preeklampsiyi öngörmedeki birleştirilmiş duyarlılığı %83, özgüllüğü %88 ve eğri altında kalan alanı (AUC) 0,92 olarak bildirilmiştir [2]. Bununla birlikte çalışmalar arasındaki heterojenite nedeniyle biyobelirteç sonuçlarının klinik bağlam içerisinde değerlendirilmesi gerekmektedir.

Bu derlemenin amacı; preeklampsinin güncel patofizyolojik mekanizmalarını, anjiyojenik biyobelirteçlerin rolünü, erken risk değerlendirmesi ve korunma yaklaşımlarını, maternal-fetal komplikasyonları, uzun dönem kardiyovasküler sonuçları ve yapay zekâ destekli risk tahmini alanındaki gelişmeleri güncel kanıtlar ışığında değerlendirmektir.

Anahtar Kelimeler: Preeklampsi, plasenta, sFlt-1, PlGF, anjiyogenez, endotelyal disfonksiyon, fetal büyüme kısıtlılığı, erken öngörü, maternal mortalite, kardiyovasküler risk.

1. YÖNTEM VE LİTERATÜR TARAMA YAKLAŞIMI

Bu çalışma anlatısal bir literatür derlemesi olarak hazırlanmıştır. Kaynakların belirlenmesinde PubMed'de indekslenen özgün araştırmalar, sistematik derlemeler ve meta-analizlerin yanı sıra WHO, ISSHP ve American College of Obstetricians and Gynecologists (ACOG) tarafından yayımlanan uluslararası kılavuz ve öneriler esas alınmıştır.

Literatür değerlendirmesinde “preeclampsia”, “pathophysiology”, “placental dysfunction”, “sFlt-1”, “PlGF”, “angiogenic biomarkers”, “fetal growth restriction”, “Doppler”, “cardiovascular risk”, “epigenetics” ve “machine learning” anahtar kelimeleri temel alınmıştır.

Literatür taraması 18 Ağustos 2026 tarihinde sonlandırılmıştır. Güncel yayınlara öncelik verilmekle birlikte preeklampsinin patofizyolojik temelini ve klinik yaklaşımını şekillendiren daha eski, yüksek etkili referans çalışmalar da değerlendirmeye alınmıştır.

Bu çalışma sistematik derleme veya meta-analiz niteliğinde değildir. Çalışma seçimi ve kanıtların ağırlıklandırılması PRISMA temelli sistematik derleme metodolojisine göre gerçekleştirilmemiş olup, mevcut literatürün klinik ve patofizyolojik açıdan anlatısal bir sentezinin sunulması amaçlanmıştır.

2. GİRİŞ

Preeklampsi hem anne hem de fetüs açısından önemli morbidite ve mortaliteye yol açabilen gebeliğe özgü multisistemik bir hastalıktır.

Güncel ISSHP sınıflamasına göre, daha önce normotansif olan bir gebede 20. gebelik haftasından sonra gelişen yeni başlangıçlı hipertansiyona proteinüri ve/veya maternal organ disfonksiyonu ya da uteroplasental disfonksiyonun eşlik etmesi preeklampsi tanısının temelini oluşturur [4]. Bu yaklaşımda proteinürinin bulunması zorunlu değildir.

Preeklampsi böbrek, karaciğer, merkezi sinir sistemi, hematolojik sistem, kardiyovasküler sistem ve plasenta başta olmak üzere birçok organ ve sistemi etkileyebilir [4–9].

Hastalığın önemi gebelik dönemiyle sınırlı değildir. Preeklampsi öyküsü olan kadınlarda ilerleyen yaşam dönemlerinde hipertansiyon, koroner arter hastalığı, kalp yetersizliği, inme ve kardiyovasküler mortalite riskinin arttığı gösterilmiştir [3]. Bu nedenle preeklampsi yalnızca akut bir obstetrik komplikasyon olarak değil, kadının gelecekteki kardiyovasküler sağlığı açısından önemli bir risk belirteci olarak da değerlendirilmelidir.

3. PATOFİZYOLOJİ

Preeklampsinin patogenezi tam olarak aydınlatılmış değildir. Hastalığın farklı fenotiplere sahip heterojen bir klinik sendrom olduğu ve maternal, plasental, vasküler, immünolojik ve genetik mekanizmaların farklı oranlarda katkıda bulunabildiği düşünülmektedir [6–9,14].

Normal gebelikte ekstravillöz trofoblastlar maternal spiral arterlere invaze olur ve bu damarların düşük dirençli, yüksek kapasiteli yapılara dönüşmesine katkıda bulunur. Böylece gelişmekte olan plasentaya yeterli ve düzenli kan akımı sağlanır.

Özellikle plasental disfonksiyonun belirgin olduğu preeklampsi fenotiplerinde trofoblast invazyonunun ve spiral arterlerin fizyolojik yeniden yapılanmasının yetersiz kalması uteroplasental perfüzyon bozukluğuna katkıda bulunabilir.

Plasentada gelişen hipoksi-reoksijenasyon döngüleri ve oksidatif stres; inflamatuvar mediyatörlerin, hücresel artıkların ve anti-anjiyojenik faktörlerin maternal dolaşıma salınmasını artırabilir. Güncel patofizyoloji çalışmaları oksidatif stres, anjiyojenik faktörler, immünolojik etkileşimler ve mitokondriyal disfonksiyonun birbirleriyle bağlantılı süreçler olduğunu göstermektedir [14].

Bu süreçlerin sonucunda maternal endotelyal disfonksiyon, vazokonstriksiyon, damar geçirgenliğinde artış, mikrovasküler hasar ve çeşitli organlarda fonksiyon bozukluğu gelişebilir.

Patofizyolojik süreç basitleştirilmiş biçimde şu şekilde özetlenebilir:

Anormal plasentasyon → uteroplasental perfüzyon bozukluğu → oksidatif stres ve inflamasyon → anjiyojenik dengesizlik → maternal endotelyal disfonksiyon → hipertansiyon ve organ hasarı

Bununla birlikte bu model bütün preeklampsi vakalarını tek başına açıklamamaktadır. Özellikle erken ve geç başlangıçlı preeklampside plasental ve maternal faktörlerin göreceli katkıları farklılık gösterebilir.

4. ANJİYOJENİK DENGESİZLİK VE sFlt-1/PlGF

PlGF, vasküler endotelyal büyüme faktörü ailesine ait pro-anjiyojenik bir proteindir ve plasental damar gelişiminde önemli rol oynar. sFlt-1 ise VEGF ve PlGF'ye bağlanarak bunların biyolojik etkilerini azaltan dolaşımdaki anti-anjiyojenik bir faktördür [6,7].

Preeklampside maternal dolaşımda sFlt-1 konsantrasyonunun artması ve PlGF düzeyinin azalması sonucunda anti-anjiyojenik bir ortam gelişebilir. Bu değişikliğin maternal endotelyal disfonksiyona katkıda bulunduğu düşünülmektedir.

Bu nedenle sFlt-1/PlGF oranı, preeklampsiden şüphelenilen gebelerde tanısal değerlendirmeyi ve kısa dönem risk sınıflandırmasını destekleyen biyobelirteçlerden biri hâline gelmiştir.

Zhang ve arkadaşlarının 2025 yılında yayımlanan sistematik derleme ve meta-analizinde sFlt-1/PlGF oranının birleştirilmiş duyarlılığı %83, özgüllüğü %88 ve AUC değeri 0,92 olarak bildirilmiştir [2]. Oran, sFlt-1 veya PlGF'nin tek başına kullanımına kıyasla daha yüksek genel tanısal performans göstermiştir. Bununla birlikte çalışmalar arasında önemli heterojenite bulunması; gebelik haftası, çalışma popülasyonu, test platformları ve eşik değerlerindeki farklılıkların sonuçları etkileyebileceğini düşündürmektedir.

Bu nedenle sFlt-1/PlGF oranı, kan basıncı ölçümü, klinik bulgular, laboratuvar testleri, fetal değerlendirme ve Doppler incelemelerinin yerine geçen bağımsız bir tanı testi olarak değil, klinik değerlendirmeyi tamamlayan yardımcı bir araç olarak ele alınmalıdır.

Biyobelirteçlerin yüksek tanısal veya prognostik doğruluk göstermesi, bunların kullanılmasının tek başına maternal veya perinatal klinik sonuçları iyileştirdiği anlamına gelmemektedir. Biyobelirteç temelli klinik algoritmaların hasta sonuçlarına ve sağlık sistemlerindeki maliyet etkinliğine etkisinin prospektif çalışmalarla değerlendirilmesine ihtiyaç vardır.

5. FETAL BÜYÜME KISITLILIĞI VE DOPPLER DEĞERLENDİRMESİ

Preeklampsi ile fetal büyüme kısıtlılığı arasında güçlü bir patofizyolojik ilişki bulunmaktadır. Yetersiz plasental gelişim ve uteroplasental kan akımındaki bozulma fetüsün oksijen ve besin maddelerine erişimini azaltarak fetal büyüme kısıtlılığına katkıda bulunabilir [4,8,9].

ISSHP sınıflamasında uteroplasental disfonksiyonun tanısal çerçevede yer alması da bu ilişkinin klinik önemini göstermektedir [4].

Fetal biyometri, amniyotik sıvı değerlendirmesi ve Doppler ultrasonografi fetal iyilik hâlinin izlenmesinde önemli araçlardır. Uterin arter Doppleri plasental vasküler direncin değerlendirilmesine, umbilikal arter Doppleri ise fetoplasental dolaşımın incelenmesine yardımcı olur.

Klinik gereklilik hâlinde orta serebral arter ve duktus venozus Doppler değerlendirmeleri fetal hemodinamik durum hakkında ek bilgi sağlayabilir.

Doppler parametrelerinin klinik bulgular ve sFlt-1/PlGF gibi biyobelirteçlerle birlikte değerlendirilmesi özellikle yüksek riskli gebelerde daha kapsamlı bir risk sınıflandırmasına katkıda bulunabilir. Bununla birlikte tek bir biyobelirteç veya Doppler parametresi doğum zamanlamasını tek başına belirlememelidir.

6. RİSK FAKTÖRLERİ VE ÖNLENME

Preeklampsi gelişme riskini artıran başlıca faktörler arasında önceki preeklampsi öyküsü, ilk gebelik, çoğul gebelik, kronik hipertansiyon, diabetes mellitus, kronik böbrek hastalığı, obezite, ailede preeklampsi öyküsü ve sistemik lupus eritematozus veya antifosfolipid sendromu gibi bazı otoimmün hastalıklar bulunmaktadır [1,4,5].

Preeklampsiyi bütün gebelerde kesin olarak önleyen tek bir yaklaşım bulunmamaktadır. Bununla birlikte yüksek riskli gebelerde düşük doz asetilsalisilik asit kullanımının preeklampsi gelişme riskini azaltabildiğine ilişkin güçlü kanıtlar bulunmaktadır ve bu yaklaşım uluslararası kılavuzlarda önerilmektedir [1,10].

Beslenmeyle kalsiyum alımının düşük olduğu toplumlarda gebelik sırasında kalsiyum desteği de preeklampsi riskinin azaltılmasına yönelik önerilen yaklaşımlar arasındadır [1,11].

Koruyucu stratejiler yalnızca farmakolojik yaklaşımlarla sınırlı değildir. Risk faktörlerinin gebeliğin erken döneminde belirlenmesi, düzenli prenatal takip, kan basıncının uygun biçimde izlenmesi ve eşlik eden kronik hastalıkların kontrolü de önem taşımaktadır.

7. MATERNAL VE FETAL KOMPLİKASYONLAR

Preeklampsi anne ve fetüs açısından ciddi komplikasyonlara neden olabilir.

Başlıca maternal komplikasyonlar arasında:

- eklampsi,
- HELLP sendromu,
- akut böbrek hasarı,
- karaciğer hasarı,
- serebrovasküler olay,
- pulmoner ödem,
- koagülasyon bozuklukları,
- plasenta dekolmanı,
- çoklu organ disfonksiyonu
- ve maternal ölüm

yer almaktadır [1,4,5].

Fetal ve neonatal komplikasyonlar arasında ise:

- fetal büyüme kısıtlılığı,
- uteroplasental yetmezlik,
- fetal hipoksi,
- düşük doğum ağırlığı,
- prematürite,
- ölü doğum
- ve perinatal mortalite

bulunmaktadır [1,4].

Eklampsinin önlenmesi ve tedavisinde magnezyum sülfat temel farmakolojik yaklaşımlardan biridir [1,5].

Ağır hipertansiyonun uygun antihipertansif tedavi ile kontrol edilmesi ve anne ile fetüsün yakın biçimde izlenmesi maternal ve perinatal komplikasyonların azaltılması açısından kritik öneme sahiptir.

8. DOĞUM ZAMANININ BELİRLENMESİ

Preeklampside hastalığın etiyolojik sürecini sonlandıran temel obstetrik yaklaşım doğum ve plasentanın ayrılmasıdır. Bununla birlikte maternal hastalık doğumdan hemen sonra tamamen sona ermeyebilir. Hipertansiyon, nörolojik belirtiler ve diğer sistemik bulgular postpartum dönemde devam edebilir veya bazı kadınlarda ilk kez doğum sonrasında ortaya çıkabilir.

Bu nedenle doğum, preeklampsinin klinik izleminin sona erdiği nokta olarak değerlendirilmemelidir.

Doğum zamanının belirlenmesi maternal hastalığın şiddeti ile prematür doğumun fetüs açısından oluşturduğu risk arasında dikkatli bir denge kurulmasını gerektirir [4,5].

Karar verilirken;

- gebelik haftası,
- kan basıncının kontrol edilebilirliği,
- maternal organ fonksiyonları,
- nörolojik belirtiler,
- hematolojik ve biyokimyasal bulgular,
- fetal büyüme,
- Doppler bulguları,
- fetal iyilik hâli
- ve obstetrik koşullar

birlikte değerlendirilmelidir.

Maternal ve fetal durumun stabil olduğu seçilmiş preterm olgularda, yeterli maternal ve neonatal bakım olanaklarının bulunduğu merkezlerde yakın izlem altında gebeliğin sürdürülmesi düşünülebilir.

Buna karşılık kontrol edilemeyen ağır hipertansiyon, eklampsi, ilerleyici maternal organ disfonksiyonu, HELLP sendromu, ciddi plasenta dekolmanı veya fetal durumun bozulması gibi durumlarda gebeliğin devam ettirilmesi anne veya fetüs açısından kabul edilemez risk oluşturabileceğinden doğum gündeme gelmelidir [4,5].

Doğum kararı yalnızca tek bir laboratuvar değeri, Doppler parametresi veya biyobelirteç sonucuna göre verilmemeli; klinik tablo bütüncül biçimde değerlendirilmelidir.

9. UZUN DÖNEM KARDİYOVASKÜLER RİSK

Preeklampsi, gebeliğin tamamlanmasıyla bütün sağlık etkileri sona eren geçici bir durum olarak değerlendirilmemelidir. Günümüzde preeklampsi öyküsü, kadınlarda gelecekteki kardiyovasküler hastalık riskinin önemli bir göstergesi olarak kabul edilmektedir.

Inversetti ve arkadaşlarının 2024 yılında yayımladığı sistematik derleme ve meta-analizde preeklampsi öyküsü bulunan kadınlarda normal gebelik öyküsü bulunan kadınlara kıyasla:

- kardiyovasküler ölüm riski 2,08 kat,
- koroner arter hastalığı riski 2,04 kat,
- kalp yetersizliği riski 2,47 kat,
- inme riski 1,75 kat

daha yüksek bulunmuştur [3].

Bu bulgular preeklampsinin ileriki yaşamda gelişebilecek kardiyovasküler hastalık açısından önemli bir erken risk göstergesi olarak değerlendirilmesini desteklemektedir.

Preeklampsi geçiren kadınlarda doğum sonrasında kan basıncı, vücut ağırlığı, glukoz metabolizması, lipid profili, sigara kullanımı ve diğer kardiyovasküler risk faktörlerinin düzenli olarak değerlendirilmesi önem taşımaktadır.

Postpartum izlemin yalnızca erken lohusalık dönemiyle sınırlandırılmaması ve uzun dönem kardiyovasküler korunmanın yaşam boyu sağlık izleminin bir parçası hâline getirilmesi önemlidir.

10. GENETİK, İMMÜNOLOJİK VE EPİGENETİK MEKANİZMALAR

Preeklampsinin gelişiminde genetik yatkınlık, maternal-fetal immünolojik etkileşimler ve epigenetik düzenlemelerin rol oynadığı düşünülmektedir [7–9,14,15].

Normal gebelikte maternal bağışıklık sistemi, fetüs ve plasentaya karşı kontrollü bir immün tolerans geliştirirken enfeksiyonlara karşı savunma kapasitesini de sürdürür. Maternal-fetal immünolojik adaptasyondaki bozuklukların trofoblast invazyonunu, spiral arterlerin yeniden yapılanmasını ve plasental damar gelişimini olumsuz etkileyebileceği düşünülmektedir.

Doğal öldürücü hücreler, T lenfosit alt grupları, regülatör T hücreleri, kompleman sistemi, inflamatuvar sitokinler ve maternal-fetal HLA etkileşimleri araştırmaların odak noktaları arasındadır. Güncel patofizyoloji derlemeleri immünolojik değişikliklerin oksidatif stres, plasental hipoksi ve anjiyojenik dengesizlikle karşılıklı etkileşim içinde olduğunu ortaya koymaktadır [14].

Epigenetik mekanizmalar da giderek daha fazla önem kazanmaktadır. DNA metilasyonu, histon değişiklikleri, mikroRNA'lar ve diğer gen düzenleyici mekanizmalar plasental gelişimi ve trofoblast fonksiyonlarını etkileyebilir.

Zaki-Dizaji ve arkadaşlarının 2025 yılında yayımlanan sistematik derlemesi, preeklamptik plasentalarda DNA metilasyon örüntülerinde farklılıklar bulunduğunu ve özellikle erken başlangıçlı preeklampside bazı epigenetik değişikliklerin daha belirgin olabileceğini göstermiştir [15]. Bununla birlikte çalışmalar arasındaki metodolojik farklılıklar, hücresel heterojenite ve örnekleme zamanları nedeniyle bu bulguların klinik biyobelirteç olarak kullanılabilmesi için daha ileri doğrulama gerekmektedir.

Maternal ve fetal genom, plasental gen ekspresyonu ve epigenetik düzenlemelerin birlikte değerlendirilmesi gelecekte preeklampsinin farklı biyolojik alt tiplerinin daha iyi tanımlanmasına katkıda bulunabilir.

Bununla birlikte bu mekanizmaların çoğu henüz günlük klinik uygulamada kullanılabilecek özgüllük ve doğrulukta tanısal veya prognostik testlere dönüştürülmüş değildir.

11. YAPAY ZEKÂ VE KİŞİSELLEŞTİRİLMİŞ RİSK TAHMİNİ

Yapay zekâ ve makine öğrenmesi, preeklampsinin erken öngörülmesine yönelik hızla gelişen araştırma alanlarından biridir.

Makine öğrenmesi modelleri;

- maternal yaş ve demografik özellikler,
- obstetrik öykü,
- vücut kitle indeksi,
- kan basıncı,
- laboratuvar sonuçları,
- ultrasonografi bulguları,
- uterin arter Doppler parametreleri,
- biyobelirteçler
- ve diğer klinik verileri

aynı model içerisinde değerlendirerek klasik tek değişkenli yaklaşımların yakalayamayabileceği karmaşık ilişkileri analiz edebilir.

Liu ve arkadaşlarının 2026 yılında yayımlanan sistematik derleme ve meta-analizi, makine öğrenmesi modellerinin preeklampsi tahmininde umut verici ayırt edici performans gösterebildiğini; ancak çalışmalar arasında belirgin heterojenite bulunduğunu ve bağımsız dış doğrulama eksikliğinin klinik kullanıma geçiş açısından önemli sorunlardan biri olduğunu göstermiştir [12]. Çalışma Journal of Medical Internet Research'te 19 Ocak 2026'da yayımlanmıştır.

Bu nedenle yüksek doğruluk oranları bildiren modeller değerlendirilirken aşırı uyum, veri kalitesi, örneklem büyüklüğü, eksik verilerin yönetimi, değişken seçimi ve bağımsız dış doğrulama gibi metodolojik unsurlar mutlaka dikkate alınmalıdır.

Gelecekte yapay zekâ modellerinin farklı ülkelerde, sağlık sistemlerinde ve farklı etnik, sosyoekonomik ve klinik özelliklere sahip popülasyonlarda prospektif olarak doğrulanması gerekmektedir.

Yapay zekânın olası klinik rolü hekimin kararının yerini almak değil; maternal risk faktörleri, laboratuvar sonuçları, Doppler ölçümleri ve biyobelirteçlerden elde edilen bilgileri birleştirerek kişiselleştirilmiş risk değerlendirmesine klinik karar desteği sağlamaktır.

12. GÜNCEL LİTERATÜRDEKİ BOŞLUKLAR VE GELECEK ARAŞTIRMALAR

Preeklampsinin başlangıç mekanizmaları henüz tamamen açıklanamamıştır. Hastalığın tek bir biyolojik süreçten ziyade farklı maternal ve plasental mekanizmaların oluşturduğu heterojen fenotiplerden meydana geldiği görüşü giderek güçlenmektedir.

Özellikle erken ve geç başlangıçlı preeklampsinin hangi ölçüde farklı biyolojik alt tipleri temsil ettiği araştırılmaya devam etmektedir.

Gelecekteki araştırmalarda;

- çoklu biyobelirteç panelleri,
- proteomik ve metabolomik profiller,
- plasental moleküler mekanizmalar,
- DNA metilasyonu ve diğer epigenetik değişiklikler,
- hücresiz DNA ve RNA,
- mikroRNA'lar,
- yapay zekâ destekli çok değişkenli modeller,
- giyilebilir teknolojilerle kan basıncı izlemi
- ve kişiselleştirilmiş obstetrik yaklaşımlar

önemli araştırma alanlarını oluşturacaktır.

Biyobelirteç temelli testlerin yalnızca tanısal veya prognostik doğrulukları değil, maternal ve neonatal klinik sonuçları iyileştirip iyileştirmedikleri, gereksiz hastane yatışlarını veya müdahaleleri azaltıp azaltmadıkları ve farklı sağlık sistemlerindeki maliyet etkinlikleri de değerlendirilmelidir.

Benzer biçimde yapay zekâ modellerinin yalnızca yüksek AUC değerleri göstermesi klinik yarar için yeterli değildir. Bu modellerin prospektif dış doğrulama, kalibrasyon, klinik karar süreçlerine entegrasyon, adalet ve genellenebilirlik açısından değerlendirilmesi gerekmektedir.

Preeklampsi geçiren kadınlarda postpartum ve uzun dönem kardiyovasküler takibin standardize edilmesi de önemli bir araştırma ve sağlık politikası alanıdır.

13. SONUÇ

Preeklampsi; plasental disfonksiyon, spiral arterlerin yetersiz yeniden yapılanması, anjiyojenik dengesizlik, maternal endotelyal disfonksiyon, immünolojik değişiklikler, oksidatif stres, inflamasyon ve genetik-epigenetik faktörlerin karşılıklı etkileşiminin rol oynadığı kompleks ve heterojen bir multisistemik hastalıktır.

Güncel tanı yaklaşımında preeklampsi yalnızca hipertansiyon ve proteinüri birlikteliği olarak değerlendirilmemektedir. ISSHP yaklaşımına göre proteinüri olmaksızın gelişen maternal organ disfonksiyonu veya uteroplasental disfonksiyon da uygun klinik koşullarda tanısal değerlendirmeye dâhil edilmektedir [4].

sFlt-1/PlGF oranı plasental anjiyojenik dengesizliği yansıtan ve özellikle preeklampsiden şüphelenilen gebelerin değerlendirilmesinde önemli potansiyel taşıyan bir biyobelirteçtir. 2025 meta-analizinde %83 duyarlılık, %88 özgüllük ve 0,92 AUC değeri bildirilmiştir [2]. Bununla birlikte çalışmalar arasındaki heterojenite ve farklı klinik eşikler nedeniyle biyobelirteç sonuçları klinik değerlendirmeden bağımsız yorumlanmamalıdır.

Preeklampsinin fetal büyüme kısıtlılığı ve uteroplasental disfonksiyonla ilişkisi, hastalığın önemli bir bölümünde plasental fonksiyon bozukluğunun merkezi rolünü desteklemektedir.

Hastalığın etkileri doğumla tamamen sona ermemektedir. Postpartum dönemde hipertansiyon ve diğer komplikasyonlar devam edebilir veya ilk kez ortaya çıkabilir. Ayrıca preeklampsi öyküsünün kardiyovasküler ölüm, koroner arter hastalığı, kalp yetersizliği ve inme riskini uzun dönemde anlamlı ölçüde artırması, kadınların yaşam boyu kardiyovasküler sağlıkları açısından önem taşımaktadır [3].

Güncel genetik ve epigenetik araştırmalar, preeklampsinin biyolojik heterojenliğinin anlaşılmasında yeni olanaklar sunmaktadır. Plasental DNA metilasyonu ve diğer epigenetik değişiklikler umut verici araştırma alanları olmakla birlikte henüz rutin klinik uygulamaya aktarılabilecek düzeyde doğrulanmış değildir [15].

Gelecekte maternal risk faktörleri, klinik bulgular, Doppler ölçümleri, anjiyojenik biyobelirteçler, genomik ve epigenetik veriler ile yapay zekâ destekli risk modellerinin birlikte değerlendirilmesi preeklampsinin daha erken ve daha doğru tanınmasına katkı sağlayabilir.

Ancak yeni teknolojilerin gerçek klinik değeri yalnızca tahmin doğruluğuyla değil; maternal ve fetal sonuçları iyileştirmesi, bağımsız dış doğrulama göstermesi, erişilebilir olması ve maliyet etkinliği açısından değerlendirilmelidir.

Preeklampsinin erken tanınması, uygun risk sınıflandırması, zamanında obstetrik müdahale, doğum sonrası yakın izlem ve uzun dönem kardiyovasküler takip hem maternal hem de fetal sağlığın korunmasında temel öneme sahiptir.

KAYNAKÇA

1. World Health Organization. Pre-eclampsia. Geneva: World Health Organization; 2025.

2. Zhang L, Li W, Chi X, Sun Q, Li Y, Xing W, Ding G. Predictive performance of sFlt-1, PlGF and the sFlt-1/PlGF ratio for preeclampsia: a systematic review and meta-analysis. J Gynecol Obstet Hum Reprod. 2025;54(4):102925. doi:10.1016/j.jogoh.2025.102925.

3. Inversetti A, Pivato CA, Cristodoro M, Latini AC, Condorelli G, Di Simone N, Stefanini GG. Update on long-term cardiovascular risk after pre-eclampsia: a systematic review and meta-analysis. Eur Heart J Qual Care Clin Outcomes. 2024;10(1):4–13. doi:10.1093/ehjqcco/qcad065.

4. Magee LA, Brown MA, Hall DR, Gupte S, Hennessy A, Karumanchi SA, et al. The 2021 International Society for the Study of Hypertension in Pregnancy classification, diagnosis & management recommendations for international practice. Pregnancy Hypertens. 2022;27:148–169. doi:10.1016/j.preghy.2021.09.008.

5. American College of Obstetricians and Gynecologists. Gestational Hypertension and Preeclampsia. ACOG Practice Bulletin No. 222. Obstet Gynecol. 2020;135(6):e237–e260.

6. Phipps E, Prasanna D, Brima W, Jim B. Preeclampsia: pathogenesis, novel diagnostics and therapies. Nat Rev Nephrol. 2019;15:275–289.

7. Rana S, Lemoine E, Granger JP, Karumanchi SA. Preeclampsia: pathophysiology, challenges, and perspectives. Circ Res. 2019;124(7):1094–1112.

8. Staff AC. The two-stage placental model of preeclampsia: an update. J Reprod Immunol. 2019;134–135:1–10.

9. Burton GJ, Redman CW, Roberts JM, Moffett A. Pre-eclampsia: pathophysiology and clinical implications. BMJ. 2019;366:l2381.

10. World Health Organization. WHO recommendations on antiplatelet agents for the prevention of pre-eclampsia. Geneva: World Health Organization; 2021.

11. World Health Organization. WHO recommendation: Calcium supplementation during pregnancy for the prevention of pre-eclampsia and its complications. Geneva: World Health Organization; 2018.

12. Liu L, Zhu Q, Zong Y, Chen X, Zhang W, Wang J. Machine Learning Prediction Models for Preeclampsia: Systematic Review and Meta-Analysis. J Med Internet Res. 2026;28:e78714. doi:10.2196/78714.

13. World Health Organization. WHO recommendations for prevention and treatment of pre-eclampsia and eclampsia. Geneva: World Health Organization; 2011.

14. Torres-Torres J, Espino-y-Sosa S, Martinez-Portilla R, Borboa-Olivares H, Estrada-Gutierrez G, Acevedo-Gallegos S, et al. A Narrative Review on the Pathophysiology of Preeclampsia. Int J Mol Sci. 2024;25(14):7569. doi:10.3390/ijms25147569.

15. Zaki-Dizaji M, Ebrahimi A, Saeedinia R, et al. Epigenetic landscape of placental tissue in preeclampsia: a systematic review of DNA methylation profiles. BMC Pregnancy Childbirth. 2025;25:953. doi:10.1186/s12884-025-07950-0.