Bir laboratuvar insanı, bir hekim ya da bir akademisyen neden aşureye dair kelam eder, neden durup dururken eline kalemi alır diye merak edebilirsiniz. Söyleyeyim… Tam 13 yıldır, bir arada yaşama kültürünün, paylaşmanın ve kadim geleneklerin kalbinin attığı bu güzel topraklarda, Tunceli’de görev yapıyorum. Bugün Muharrem ayının onuncu günü ve pencereden dışarı baktığımda bu coğrafyanın ruhundaki o muazzam birlik harcını bir kez daha derinden hissediyorum.

Biz sağlık profesyonelleri çok iyi biliriz ki; sağlık sadece reçetelerden ya da laboratuvar sonuçlarından ibaret değildir; ruhun, bedenin ve toplumun tam bir iyilik halidir.

İşte tam bu durakta; kıymetli Tıbbiye Bülteni okurları, sevgili meslektaşlarım, dostlarım... Bugün köşeme yerleşirken, Turgut Koçoğlu’nun o hepimize sirayet eden samimi tarzıyla, sanki karşılıklı oturmuşuz da hayata dair derin bir hasbihal ediyormuşuz gibi başlamak istedim söze.

Çoğunuzun evinde, mutfağında ya da zihninde bir aşure telaşı, bir bereket kokusu vardır, bilirim. İşte bu yüzden, bir Genetik Uzmanı olarak sormak istiyorum size:

Sahi, sizce aşure sadece tatlı bir gelenek midir, yoksa laboratuvarda günlerce aradığımız o muazzam "yaşam formülünün" ta kendisi mi?

Gelin, binlerce yıl öncesine, Nuh’un Gemisi’ne gidelim birlikte. Büyük tufanın o amansız dalgaları durulup gemi Cudi Dağı’na oturduğunda, geride kalan o bir avuç insanın elinde ne vardı? Belki de insanlık tarihinin ilk büyük krizinden geriye kalan en önemli miras, elde kalanları paylaşma ve farklı olanı birlikte yaşatma iradesiydi.

Kısıtlı, birbirinden tamamen kopuk, tek başına hiçbir işe yaramayacak bir grup erzak... Ne tek başına buğday bir orduyu doyurabilirdi, ne bir avuç nohut ne de birkaç kuru meyve. İşte tam o çaresizlik anında, insanlığın ilk ortak dayanışma reçetesi yazıldı: Eldeki tüm farklı taneler, aynı kazanın sıcaklığında, aynı suyun içinde bir araya verildi.

Ortaya çıkan şey sadece karın doyuran bir aş mıydı dostlar?

Elbette hayır; o, insanlığın ilk ortak dayanışma formülüydü.

Peki, şimdi mikroskoplarımızın başına geçelim ve madalyonun diğer yüzünü çevirelim. Bir genetikçi gözüyle baktığımda, ben o aşure kazanın içinde ne görüyorum biliyor musunuz? Hayatın, biyolojinin ve insan genomunun o kusursuz ahengini!

Vücudumuzdaki milyarlarca hücreyi düşünün. Her birinin DNA’sı, her birinin dokusu, üstlendiği görev birbirinden tamamen farklı değil mi?

Biri kalbimizi attırıyor, biri gözümüzün görmesini sağlıyor, bir diğeri bağışıklığımızı koruyor. Peki, bu muazzam genetik ve biyolojik çeşitlilik, kendi sınırlarını koruyarak ama aynı amaca hizmet ederek bir araya gelmeseydi, "sağlık" dediğimiz o mucizevi homeostazi (denge) mümkün olabilir miydi?

Sizi temin ederim ki olamazdı. Çeşitlilik, yaşamın en temel kodudur. Bugün genom bilimi bize gösteriyor ki yaşamın devamlılığını sağlayan şey benzerlik değil, çeşitliliktir. Ekosistemlerden insan topluluklarına kadar dayanıklılığı artıran temel unsur, farklılıkların uyum içinde var olabilmesidir. Tıpkı aşure kazandaki gibi; ne nohut fasulyeye dönüşür ne de buğday kayısının rengini alır. Her biri kendi genetik özgünlüğünü, kendi kimliğini korur ama bir araya geldiklerinde ortaya tek başına asla başaramayacakları muazzam bir "şifa" ahengi çıkar. Çünkü biliriz ki biyolojide bütün, kendini oluşturan parçaların toplamından çok daha büyüktür; tıpkı aşurenin her bir tanenin ötesinde yepyeni bir şifa formülü olması gibi.

Şimdi kendimize dürüstçe bir soru daha soralım:

Bugün modern dünyanın karşı karşıya olduğu en büyük toplumsal sorun gerçekten yalnızca kanserler ya da virüsler midir?
Bence hayır. Bugünün en büyük hastalığı; yalnızlık, yabancılaşma ve birbirimizin farklılıklarına tahammül edememe hastalığı. Toplumlar da tıpkı canlı organizmalar gibidir; farklılıklarını kaybettiklerinde zayıflar, onları uyum içinde yaşatabildiklerinde ise güçlenirler.
Oysa şifa, tektipleşmekte değil; 'ben' olmaktan vazgeçip, büyük bir bütünün içinde 'biz' olarak kaynayabilmektedir.

Unutmayalım ki, laboratuvarda ayrıştırdığımız her bir element bilimin konusudur; fakat hayatta birleştirebildiğimiz her bir kalp, sağlığın ve insanlığın asıl zaferidir. Çünkü genetik haritamız bize çeşitliliği emrederken, ruhumuz ancak o çeşitliliğin uyumuyla şifa bulur; tektipleşmek toplumsal bir mutasyondur, bizi iyileştirecek olan ise kazanın içindeki o asil bütünlüktür. Farklı şifaların tek bir kazanda bütünleşerek muhteşem bir ahenk oluşturması gibi; birliğimizin, çeşitliliğimizin ve dayanışmamızın şifa getirdiği sağlıklı bir gelecek, bizim kendi elimizdedir.

Sözün özü sevgili dostlar; bizler bilimin, tıbbın ve insan sevgisinin ışığında iyileştirmeyi ilke edinmiş sağlık profesyonelleriyiz.

Ve belki de bu nedenle, yıllardır görev yaptığım Tunceli'de aşureyi yalnızca bir tatlı olarak değil; farklı inançların, kültürlerin ve yaşam biçimlerinin aynı sofrada buluşabildiği kadim bir hikâye olarak görüyorum. Munzur'un suyunda, dağların sessizliğinde ve bu coğrafyanın insanında karşılık bulan bu birlik ruhu, bizlere birlikte yaşamanın en kıymetli reçetesini sunmaktadır.

Kazanı berekete, kalpleri muhabbete, zihinleri ise bilime ve hoşgörüye açan bu mübarek Muharrem ayı; hem biyolojik varlığımıza sağlık, hem toplumsal ruhumuza dinginlik getirsin.

Birbirimizin farklılıklarını birer zenginlik olarak gördüğümüz, paylaştıkça çoğaldığımız ve çoğaldıkça birbirimizi iyileştirdiğimiz yarınlarda buluşmak dileğiyle...

Çünkü bazen bir milletin geleceğini kurtaran şey, aynı kazanda kaynamayı öğrenmesidir.

Aşure Günümüz mübarek olsun. Sevgiyle ve sağlıkla kalın.