Bozkırda rüzgâr sadece esmez; nesillerin hikâyesini, ataların nefesini ve toprağa bırakılan o derin izleri de taşır. Tıbbiye Bülteni sayfalarında yayımlanan, Turgut Koçoğlu imzalı "Yedi Atanın Gölgesinde Kalkaman ile Mamır Aşkı: Rüzgârın Fısıldadığı Aşk" başlıklı çalışmanın I. ve II. bölümlerinde karşımıza çıkan o hüzünlü anlatı, sadece bir bozkır efsanesi değildir. Alevlerin ışığında korkuyla ürperen Mamır’ın ve töreye meydan okuyan Kalkaman’ın hikâyesi; insanlığın en eski, en mukaddes kurumu olan "Aileyi" ve onun biyolojik varlığını koruma çabasının kadim, genetik bir yansımasıdır.

Kalkaman ile Mamır, obanın sınırlarını aşıp karanlığa doğru at sürerken arkalarında sadece endişeli bir oba bırakmıyorlardı; onlar, asırlardır et ile kemiği, kan ile canı koruyan "Yedi Atanın" gölgesinden çıkıyorlardı. Kazak Türklerinin o muazzam "Jeti Ata" (Yedi Ata) geleneği, bir insanın soyunu yedi göbek geriye kadar kesintisiz bilmesini emreder. Bu, bozkırın ortasında yazılmamış ama kanla tescillenmiş en büyük biyolojik anayasadır. Daha önce bu kürsüden ve bültendeki "Jeti Ata" üzerine kaleme aldığım kendi çalışmamda da derinlemesine vurguladığım üzere; Yedi Ata kuralı, insanlığın laboratuvarlarla henüz tanışmadığı çağlarda keşfedilmiş bir toplumsal genom projesidir.

Peki, bozkır insanını bu kadar katı kurallar koymaya, Änet Baba’yı derin bir tefekküre sevk eden, Kökenay’ı ise toplumsal yapıyı muhafaza etme kaygısına iten asıl sosyo-biyolojik dinamik neydi?

Bir Tıbbi Biyoloji ve Tıbbi Genetik uzmanı olarak bu kadim hikâyenin satır aralarını okuduğumda, bozkırın felsefesinde saklanmış muazzam bir bilimsel deha görüyorum. Bugün modern tıbbın laboratuvarlarda moleküler analizlerle, PCR cihazlarıyla ve kromozom haritalarıyla ortaya koyduğu "otozomal resesif (çekinik) kalıtsal hastalıkların önlenmesi" stratejisi, asırlar önce bozkırda "Yedi Ata Töresi" adıyla aile yapısını ve nesillerin sağlığını teminat altına almıştı. Kadim Türk kültürü, aynı kan kanadının dar bir havuzda dönüp durmasının, zararlı mutasyonların bir araya gelerek neslin biyolojik çöküşünü yani akraba evliliği risklerini getireceğini yaşamsal tecrübelere dayanarak biliyordu. Bu kadim kural, bireysel duyguları göz ardı etmek amacıyla değil; tamamen nesli, yani aileyi ve geleceği korumak, genetik havuzu taze tutmak adına o yedi göbeğin dışına çıkmayı bir toplumsal sağlık düsturu haline getirmişti. Kalkaman’ın "Töre insanı korumak içindir" feryadı bu yüzden haklıdır; çünkü o kadim kuralların korumaya çalıştığı şey tek bir birey değil, o bireyin genetik geleceğidir.

"Söz rüzgâr gibi geçer, iz ise toprakta kalır." Bozkırın bu bilge ifadesi, tam olarak modern genetiğin en büyüleyici alanı olan Epigenetik biliminin karşılığıdır. Bizler sadece anne ve babamızın DNA dizilimini devralmayız; atalarımızın maruz kaldığı stresleri, kıtlıkları, sevgileri, beslenme şekillerini sub-moleküler düzeyde ve hayatta kalma mücadelelerini de kromozomlarımızın üzerindeki kimyasal mühürlerle, yani epigenetik etiketlerle geleceğe taşırız.

Bu bağlamda, Millî Aile Haftası vesilesiyle Sayın YÖK Başkanımız Prof. Dr. Erol Özvar’ın ve Hanımefendi Emine Erdoğan’ın da vurguladığı "köklerini besleyen, değerlerimizi nesilden nesile taşıyan mukaddes yapı" ifadesi, biyolojik hayat ağacımızın tam bir tasviridir. Aile, insanlığın en organize, en kusursuz laboratuvarıdır. Hem kültürel değerlerimizi hem de biyolojik şifrelerimizi o ağacın köklerinden yapraklarına kadar taşır.
Bu yıl, devletimiz tarafından "10. Aile Yılı" ilan edildi ve Cumhurbaşkanlığı himayelerinde yürütülen 13. Aile Şurası kararları doğrultusunda aileyi koruma vizyonu en üst düzeye çıkarıldı. Küreselleşen ve dijitalleşen modern dünyada aileyi, gençliği ve toplumu korumak; artık sadece sosyolojik bir ödev değil, aynı zamanda sağlıklı gen havuzlarimizi, biyolojik ve milli varlığımızı koruma mücadelesidir.

Tam da bu noktada, modern dünya ile kadim geleneklerin kesişim kümesinde yer alan "aile kavramı" üzerine, bir akademisyen ve bir hoca olarak yeniden derinlemesine düşünme ihtiyacı hissediyorum. Fakültemizin koridorlarında, o heyecan dolu "Dekan-Öğrenci Buluşmalarımızda" gözlerinin içine bakarak geleceği müjdelediğim öğrencilerime, yarının sağlık profesyonellerine her fırsatta tek bir hakikati haykırıyorum:

“Laboratuvarda çözdüğünüz her kod, hastanede dokunduğunuz her can, güçlü bir aile ağacının yaprağıdır. Aileyi korumak, insanı ve sağlığı korumaktır.”

Çünkü ben de köklerine, geleneklerine sıkı sıkıya bağlı ama aynı zamanda yüzünü modern bilimin aydınlığına dönmüş geleneksel-modern bir aile yapısının bağrından, o şefkatli ocaktan yetişmiş bir bilim insanıyım. Bugün beni ben yapan, genlerime ve ruhuma o asil gelenekleri işleyen kıymetli annem ve babam ebediyete irtihal ettiler; ruhları şad olsun, onları rahmet ve minnetle anıyorum. Fakat çok iyi biliyorum ki, onların bedenen aramızdan ayrılması, kurdukları o mukaddes çatının yıkıldığı anlamına gelmez. Bizler, onların bıraktığı o tertemiz gelenekleri, ahlaki değerleri ve sarsılmaz aile bağlarını bugün hala aynı titizlikle sürdürüyor, o ocağı tüttürerek asıl evladına yakışır vefamızı gösteriyoruz.

İşte bu yüzden, devletimizin ilan ettiği bu "10. Aile Yılı" resmi bir takvim yaprağından çok daha fazlasıdır; benim için, öğrencilerim için ve bu topraklara ait hisseden her sağlık profesyoneli için hayati bir varoluş nişanesidir. Aile; arkamızda dağ gibi duran atalarımızın kutsal hatırası, elimizden tutan evlatlarımızın ve geleceğimizin sarsılmaz teminatıdır. Zaman nasıl akarsa aksın, modern dünyanın getirdiği hızlı değişimler içinde sığınacağımız en sarsılmaz güvenli liman, köklerimizden aldığımız o asil değerlerdir. Geleceğin sağlık profesyonellerine miras bırakacağımız en büyük vizyon; biyolojik olarak korunan temiz genetik havuzlar ile anılarıyla yaşayan, değerleriyle büyüyen güçlü aile bağlarının sentezidir.

Kalkaman ile Mamır’ın trajedisinden, kadim dünyanın geleneklerinden, kendi köklerimizden ve modern genetiğin ışığından alacağımız yegâne ortak ders şudur: Her şey insanı yaşatmak, aileyi mukaddes kılmak ve sağlıklı bir nesli geleceğe aktarmak içindir.

Tıbbiye Bülteni’nin kıymetli okurları, değerli meslektaşlarım ve sevgili öğrencilerim; kökleri bozkırın bilge felsefesinde saklı olan, dalları ise modern bilimin aydınlığında göğe yükselen, geleneklerini geleceğe gururla taşıyan güçlü ve sağlıklı ailelerin çoğalması ümidiyle...

Aile Yılımız ve Millî Aile Haftamız kutlu olsun. Nesliniz sağlıklı, genleriniz güçlü, aile bağlarınız ve vefanız her daim baki kalsın.