Bugün canım babam Hilmi Kafadar’ın Rabbine kavuşmasının üzerinden kırk gün geçti. Vefatının on beşinci gününde yazdığım yazıda, insanın hangi yaşta olursa olsun babasını kaybedince öksüz kaldığını söylemiştim.

Aradan geçen günler bana bir şeyi daha öğretti:

İnsan zamanla yokluğa alışmıyor; sadece onunla yaşamayı öğreniyor.

Babamın ardından büyük bir boşluk kaldı. Üstelik ilk günlerde düşündüğümün aksine, hüzün zaman geçtikçe azalmadı. Hatta bazen giderek arttığını hissediyorum.

Odası hâlâ bıraktığı gibi duruyor. Eskiden o odadayken mümkün olduğunca yanından ayrılmamaya çalışırdım. Şimdi ise çoğu zaman yalnızca duasını okumak için girebiliyorum. Bazen kapısına kadar geliyor ama içeri girmeye ayağım varmıyor.

Buna karşılık hiç beklemediğim başka bir şey oldu.

Mezarlıkların insana huzur verebileceğini hiç düşünmezdim. Şimdi babamın mezarının yanında uzun süre kalmak bana huzur veriyor. Toprağının başında oturuyor, dualarımı okuyor, bazen onunla konuşuyorum.

Çünkü babam benim yalnızca babam değildi. En iyi arkadaşımdı.

Hayattayken de onunla çok konuşurdum. O ise lüzumsuz konuşmayı hiç sevmezdi. Az ve öz konuşurdu. Hareketlerinde nasıl ölçülüyse, sözlerinde de öyleydi. Bir cümle söylerdi; bazen o tek cümlenin anlamını günler sonra daha iyi anlardınız.

Şimdi yine onunla konuşuyorum; bazen mezarının başında, bazen fotoğrafına bakarken, bazen kendi içimde…

Artık cevabını sesli duyamıyorum.

Ama onu eskisinden daha fazla içimde hissediyorum.

Teknolojinin böyle günlerde insana nasıl bir teselli sağlayabileceğini de babamın ardından öğrendim.

Bilgisayarımın masaüstünde onun fotoğrafı var. Telefonumun ekranında yine o… Televizyonda fotoğrafları sürekli değişerek karşıma çıkıyor.

Bazen gençliği, bazen annemle birlikte olduğu bir fotoğrafı, bazen bana baktığı o bildiğim yüzü…

Sesini duyamıyorum ama yüzünü her gün görüyorum. Bu bana iyi geliyor.

Özellikle annemle birlikte çekilmiş fotoğraflarına baktığımda altmış yedi yıllık bir hayat arkadaşlığını düşünüyorum.

Ben onları yıllarca yan yana gördüm. Bazen birbirlerine nasıl baktıklarını izlerdim. O bakışlarda günlük hayatlarında bile öyle bir sevgi vardı ki sanki altmış yedi yıllık evli değillerdi de daha yeni evlenmişlerdi.

Yıllar yüzlerini değiştirmiş, saçlarını ağartmış, bedenlerini yormuştu. Ama birbirlerine bakışlarını değiştirememişti.

Babamın vefatından sonra annem bu ayrılığın ağırlığını çok ağır yaşadı; rahatsızlığı yoğun bakıma kadar uzandı.

Altmış yedi yıl sonra bile birbirine yeni evlenmiş gibi bakabilmek…

Sevginin en güzel tarifi, geçen yıllara rağmen birbirine ilk günkü hürmet ve muhabbetle bakabilmekmiş.

Babam hayatı boyunca kendisini öne çıkarmayı seven bir insan olmadı.

Kendisiyle röportaj yapmak, evine gelip sohbet programları ve çekimler gerçekleştirmek isteyenler olmuştu. Hiçbirini kabul etmedi.

Bir keresinde şöyle demişti:

“Ben zamanında elimden gelenin en iyisini yapmaya çalıştım. Allah gençlerin yolunu açsın, onlara yardımcı olsun.”

Bugün insanların görünür olabilmek, sosyal medyada daha fazla yer edinebilmek için gösterdikleri çabayı gördükçe babamın bu tavrını daha iyi anlıyorum. Kendi yaptıklarını anlatmak yerine gençlerin önünün açılmasını istiyordu.

Görünür olmaktan çok faydalı olmaya, alkışın değil Allah’ın rızasının peşinde koşmaya çalışmak gerekmiş.

Babamın sevgisini çoğu zaman büyük sözlerde değil, küçücük davranışlarda görürdünüz.

Hiç unutamadığım bir an var.

Solunum sıkıntısı içindeydi. Ağzında oksijen maskesi vardı ve yoğun bakıma götürülüyordu. Kendi nefesini almakta bile zorlanırken ben alerjim nedeniyle aksırdım.

O hâliyle bana dönüp:

“Oğlum, doktora git. Öksürüğüne baktır.” dedi.

Kendisi yoğun bakıma gidiyordu, nefes almakta zorlanıyordu; ama o anda bile aklında evladı vardı.

Babamın bana olan sevgisini anlatmak için bundan daha fazla söze ihtiyacım olduğunu sanmıyorum.

Babamın vefatından ebedî istirahatgâhına uğurlandığı ana kadar geçen o ağır günler bana hekimliğim hakkında da bir şeyi yeniden hatırlattı.

O günlerde babamın ebedi istirahatgahına kadar her aşamada karşıma çıkan hastalarım ve yakınları oldu. Yıllar önce çocuklarına dokunduğumu, zor zamanlarında yanlarında olduğumu, tedavilerine katkıda bulunduğumu anlatanlar…

İnsan kendi acısının içindeyken böyle sözleri çok daha farklı duyuyor.

Onları dinlerken babamın bana yıllarca anlatmaya çalıştığı ve yoğun bakımdayken bile aksatmamı istemediği “Hastaların sana emanet” sözünü yeniden hatırladım.

Meslek hayatının koşuşturması içinde insan bazen yaptığı işin başka bir insanın hayatında nasıl bir iz bıraktığını fark edemiyor. Yıllar sonra hiç beklemediğiniz bir anda karşınıza çıkan bir anne, bir baba ya da eski bir hastanız en zor anınızda yanınızda olmak için çırpınarak bunu size yeniden hatırlatabiliyor.

Bir hekimin gerçek başarısı unvanlarında değil; dokunduğu insanların hayatında bıraktığı izlerde ve şifalarına vesile olabilmesindedir.

Hekimlik yalnızca bir meslek değildi. İnsanın acısını azaltabilme, ümidine ortak olabilme ve Allah nasip ederse şifasına vesile olabilme imkânıydı.

Babam bunu bana hayatı boyunca söylemişti. Vefatıyla aynı hakikati bana bir kez daha yaşatarak öğretti.

Hayattayken babam için bir şey yapabilmek benim için hayatımın en anlamlı amaçlarından biriydi.

Bir ihtiyacını karşılamak, doktoruyla konuşmak, ilaçlarını takip etmek, yanında olmak, onu biraz olsun rahat ettirebilmek…

Bunların hiçbiri bana yük gelmezdi. Tam tersine, ona hizmet edebilmek hayatımın en büyük huzur kaynağıydı.

Vefatından sonra beni en fazla sarsan düşüncelerden biri de şuydu: Artık babam için ne yapabilirdim?

İşte o günlerde değer verdiğim meslektaşım saygıdeğer bir hocamın bana hatırlattığı hadis, kendimi toparlamama çok yardımcı oldu.

Resûlullah’ın bildirdiği üzere insan öldüğünde ameli kesilir; ancak üç istisnası vardır: Sadaka-i câriye, insanların faydalandığı ilim ve kendisine dua eden salih evlat.

Bu sözler bana yeniden bir amaç gösterdi.

Sevdiğimiz bir insana yapabileceklerimiz onun ölümüyle sona ermiyor; yalnızca şekil değiştiriyor.

Artık elini tutamıyordum ama onun için dua edebilirdim. Bir ihtiyacını karşılayamıyordum ama onun adına bir ihtiyaç sahibine yardım edebilirdim. Ona eskisi gibi hizmet edemiyordum ama onun adına iyilik yapabilirdim.

Bir hastaya yardım etmek, bir öğrencinin eğitimine katkıda bulunmak, insanların faydalandığı kalıcı bir hayra vesile olmak…

Bütün bunlar benim için babama hizmet etmenin yeni biçimleri olabilirdi.

Ve tam burada, ilk yazımda da paylaştığım o yoğun bakım hatırası ve babamın bana fısıldadığı “Evladım… İyilik yapmayı unutma” vasiyeti yeniden zihnimde canlandı.

Şimdi o cümleyi çok daha derinden anlıyorum.

Sanki bana yalnızca nasıl yaşamam gerektiğini söylememişti; kendisi gittikten sonra ona olan sevgimi ve vefamı nereye yönelteceğimi de göstermişti: İyiliğe…

Babam hayatı boyunca bana en iyiyi ve doğru bildiğini öğretmeye çalıştı. Ama bunu uzun nasihatlerle yapmadı.

Dürüstlüğü anlatmadı; dürüst yaşadı.

Merhameti tarif etmedi; merhametli yaşadı.

Tevekkülü anlatmadı; yaşayarak gösterdi.

İnsanın çocuklarına bırakabileceği en güçlü hayat dersi, söyledikleri değil yaşadıklarıymış.

Şimdi görüyorum ki babam vefatıyla bile bana öğretmeye devam ediyor:

  • Sevginin ölümle sona ermediğini...
  • Dua ve iyilik, geride kalanla vefat eden arasındaki bağı başka bir biçimde sürdürebildiğini...
  • İnsanın gerçek mirasının dünyada sahip oldukları değil, geride bıraktığı değerler ve insanların kalbinde bıraktığı izler olduğunu...

Kırk gün sonra babamdan bana ne kaldığını düşündüğümde cevabım değişmedi.

Ne evler, ne arsalar, ne tapular…

İyi bir isim.

Temiz bir vicdan.

İnsanların duası.

Ve Allah’a teslim olmuş bir kalp.

İnsanın gerçek mirası sahip oldukları değil, geride bıraktığı iyilikler ve insanların kalbinde bıraktığı izmiş.

Şimdi bana düşen bu mirasa layık olmaya çalışmak; dua etmek, iyilik yapmak, insanlara faydalı olmak ve yapabildiğim her hayırda onun da payı olsun istemek.

Çünkü artık biliyorum:

Babam için yapabileceklerim bitmedi. Sadece şekil değiştirdi.

Ve ne zaman bir iyilik yapma fırsatı çıksa, kulağımda onun sesi yankılanacak:

“Evladım… İyilik yapmayı unutma.”

İnşallah unutmayacağım.

Mekânın cennet, makamın âli olsun canım babam.

Allah senden razı olsun.

Başta canım babam Hilmi Kafadar olmak üzere, ebediyete irtihal etmiş bütün anne ve babalarımızın ruhlarına El-Fâtiha…