Gazetelerde sıkça görürüz:
“Yeni bir virüs bulundu.”
“Yeni bir aşı geliştirildi.”
“Mikrobiyoloji laboratuvarlarında umut verici sonuçlar.”

Bugün bunlar bize bilimin doğal akışı gibi geliyor. Ama bir zamanlar hastalıklar, tıpkı depremler ya da kuraklık gibi, kaderin bir parçası sanılıyordu. İnsanlar hasta olur, ölür, nedenini sorgulamazdı. Çünkü görünmeyen bir düşmanın var olabileceği fikri henüz tıbbın merkezine oturmamıştı. Her şey kaderdendir, vakti gelmiştir olarak değerlendiriliyordu.

İşte bu kader anlayışını kökünden değiştiren isim: Louis Pasteur.

Bir çocuğun sorusu, bir çağın dönüşümü

Louis Pasteur 27 Aralık 1822’de Fransa’nın Dole kentinde doğdu. Henüz çocukken tanık olduğu bir sahne hayatının yönünü belirledi. Kuduz bir hayvan tarafından ısırılmış insanların kızgın demirle dağlandığını gördü. Bir gün babasına şu soruyu sordu: “Bu kurtları ne kuduz yapıyor?”

Babasının verdiği yanıt, o dönemin en bilgili insanlarının vereceği yanıttı: “Belki de içlerine şeytan girmiştir.”

Bu cevap, küçük Louis’i tatmin etmedi. Kafasındaki soru işaretleri sayesinde, o çocuk, büyüdüğünde mikropları bulan, kuduz aşısını geliştiren ve tıbbın kader anlayışını kökten değiştiren insan olacaktı.

Kristallerden mikroplara: Bilimsel bir yolculuk

Pasteur’ün bilim yolculuğu mikroplarla değil, kristallerle başladı. Genç bir kimyager olarak moleküllerin sağ ve sol formlarını (kiralite) keşfetti. Bazı moleküller, tıpkı sağ ve sol el gibi, birbirinin ayna görüntüsüdür ama üst üste tam olarak oturmaz.
Buna kiralite denir. Pasteur şarap asidi kristallerini incelerken, bazı kristallerin ışığı sağa, bazılarının sola çevirdiğini fark etti. Mikroskop altında kristalleri tek tek ayırdı ve iki farklı “ayna görüntüsü” yapı olduğunu gösterdi. Bu buluş, modern biyokimyanın temellerinden biri oldu.

Ancak asıl kırılma, fermantasyon üzerine çalışmaya başladığında yaşandı. Şarap ve bira bozulduğunda bunun kimyasal bir süreç değil, canlı mikroorganizmaların işi olduğunu gösterdi. Yani bozulma rastlantı değildi; biyolojik bir nedene dayanıyordu.

Bu bulgu, yalnızca içecek endüstrisini değil, tıbbın tamamını sarsacak bir fikrin kapısını aralıyordu.

“Hastalık havadan değil, mikroptan gelir”

19. yüzyılın ortalarında hâlâ yaygın inanış şuydu: Hastalıklar kötü kokulu havadan, yani miasmadan yayılırdı.

Pasteur ise bambaşka bir şey söylüyordu: “Canlılar yalnızca canlılardan doğar.” Hastalık yapan mikroorganizmalar da istisna değildi.

“Kendiliğinden üreme” teorisini çürüttü. Fermantasyonun ve enfeksiyonların mikroorganizmalar tarafından oluşturulduğunu deneylerle gösterdi. Böylece mikrop teorisi, soyut bir fikir olmaktan çıktı; tıbbın merkezine oturdu.

Bu, tıp için bir devrimdi. Çünkü artık:

· Hastalıkların nedeni vardı.

· Bu neden tanımlanabilirdi.

· Ve en önemlisi: Önlenebilirdi.

Pastörizasyon: Bir mutfak işleminden halk sağlığı devrimine

Pasteur’ün adını bugün mutfakta da duyarız: pastörizasyon. Sütü belirli bir sıcaklıkta kısa süre ısıtıp hızla soğutmak, zararlı mikroorganizmaları öldürürken besin değerini korur.

Ama bu yalnızca bir gıda güvenliği yöntemi değildir. Bu, mikrop kuramının günlük hayata inmiş hâlidir. Yani mikrop artık sadece laboratuvarda değil; mutfakta, çiftlikte, pazarda da hesaba katılan bir gerçekliktir.

Pasteur önce şarap ve bira endüstrisinde bu yöntemi uyguladı. Ürünler bozulmaz hâle geldi, ekonomik kayıplar azaldı. Sonra süt ve diğer gıdalar geldi. Gıda güvenliği, modern halk sağlığının ayrılmaz bir parçası oldu.

Aşı fikrinin doğuşu: Tavuklar, koyunlar ve bir bilimsel sezgi

Pasteur, hastalıklarla mücadelede bir adım daha attı: Aşı.

1880’de tavuk kolerası üzerinde çalışırken, laboratuvar kültürlerini tazelemeden bıraktı. Geri döndüğünde bu “eski” kültürlerle enfekte edilen tavukların ölmediğini fark etti. Daha sonra aynı tavuklara taze, güçlü mikroplar verildiğinde de hastalanmadılar.

Yani: Zayıflatılmış mikrop, hafif hastalık sonuçta bağışıklık.

Bu, modern aşılama mantığının doğuşuydu.

Aynı yöntemi şarbona uyguladı. 1881’de Fransa’da Pouilly-le-Fort’ta, kalabalıkların önünde yaptığı ünlü deneyde, aşılanan koyunlar hayatta kaldı, aşısızlar öldü. Bilim sahneden inmiş, halkın önüne çıkmıştı.

Ve sonra… Kuduz

Pasteur denince, tıp tarihinde bir sahne vardır ki, neredeyse sinematiktir.

1885 yılında, 9 yaşındaki Joseph Meister, kuduz bir köpek tarafından defalarca ısırılır. O dönemde kuduz demek, neredeyse kesin ölüm demekti. Tedavi yoktu. Aşı yoktu. Ve maalesef umut da yoktu.

Pasteur hekim değildi, bir kimyagerdi. Ama elinde deneysel olarak geliştirdiği, zayıflatılmış virüsle hazırlanmış bir aşı protokolü vardı ve henüz insan üzerinde denenmemişti.

Çocuğun ailesi çaresizdi. Pasteur tereddüt etmişti ancak çocuğun hayatta kalması için başka seçenek de yoktu.

Ve aşıyı uygulanır.

Joseph Meister hayatta kalır.

Bu yalnızca bir çocuğun kurtulması değildir. Bu, ilk başarılı insan aşı tedavisidir.
Ve tıp tarihinde, mikroba karşı insanın bilinçli zaferinin simgesidir.

Etik tartışmalar ve bilimin bedeli

Bugünün etik standartlarıyla bakıldığında, Pasteur’ün insan denemeleri tartışmalıdır. Aşı daha önce insanlarda sistematik olarak denenmemiştir. Bazı erken denemeler başarısız olmuştur. Ancak kuduz, semptomlar başladıktan sonra yüzde yüze yakın ölümcül bir hastalıktır.

Yani Pasteur’ün önünde bir ikilem vardı:
Hiçbir şey yapmamak = kesin ölüm.
Denemek = bir umut.

Ve o, umudu seçti.

Bilim tarihi çoğu zaman temiz ve pürüzsüz ilerlemez. Ama Pasteur’ün cesareti, milyonlarca insanın hayatını kurtaran bir yolu açtı.

Pasteur Enstitüsü: Bir binadan fazlası

Joseph Meister vakasından sonra dünya çapında büyük bir destek dalgası oluştu. Bağışlar toplandı ve 1888’de Pasteur Enstitüsü açıldı.

Bu yalnızca bir bina değildi. Bu, bir zihniyetin kurumsallaşmasıydı:

· Bilimle hastalığı anlamak,

· Koruyucu hekimliği merkeze almak,

· İnsan hayatını rastlantıya bırakmamak.

Bu zihniyet, Osmanlı’da bile yankı buldu. Sultan II. Abdülhamid, Pasteur Enstitüsü’ne maddi destek gönderdi, hekimleri eğitim almak üzere Paris’e yolladı ve Pasteur’e nişan takdim etti. Bilimin sınırı yoktu; etkisi imparatorluklara kadar ulaşıyordu.

Bugün Pasteur’den ne öğrendik?

Bugün bir enfeksiyon hastalıkları uzmanı olarak, her hastaya bakarken şu soruları soruyoruz:

· Etken nedir?

· Nasıl bulaşır?

· Nasıl önlenir?

Bu soruların hepsi, aslında Pasteur’ün açtığı yoldan yürüyor.

Artık hastalıklar:

· Kader değil

· İlahi ceza değil

· Kaçınılmaz değil

Tanımlanabilir, önlenebilir ve çoğu zaman tedavi edilebilir biyolojik süreçlerdir.

Bir isimden fazlası

John Snow, suyun kaynağına bakmayı öğretti.
Pasteur ise mikrobun kendisine bakmayı.

Biri salgını durdurdu.
Diğeri, salgınların neden var olduğunu anlattı.

Ve tıp, o andan sonra bir daha asla eskisi gibi olmadı.

Louis Pasteur 28 Eylül 1895’te hayatını kaybetti. Ama ardında bıraktığı miras: mikrop teorisi, aşılar, pastörizasyon, koruyucu hekimlik anlayışı.. Nu miras bugün hala her klinikte, her laboratuvarda, her aşı şişesinde yaşamaya devam ediyor.

Francis Bacon’ın dediği gibi:
“İzleri en uzun kalanlar, gürültüyle değil, sessizce dünyayı değiştirenlerdir.”

Pasteur onlardan biriydi.