Bazen tıbbın en büyük devrimleri laboratuvarın ortasında değil, kenarında başlar. Tozun, dağınıklığın, unutulmuş bir petri kabının içinde… Ve bazen, bilim insanı aslında bir ressamdır.

Alexander Fleming, tıp tarihine penisilini keşfeden adam olarak geçti. Ama ondan önce, Chelsea Sanat Kulübü üyesi bir ressamdı, üstelik tuvali petri kaplarıydı. Daha antibiyotiklerden söz edilmezken, Fleming canlı organizmalarla resim yapıyordu. Balerinler, evler, askerler, çocuklarını besleyen anneler, çöp adamların dövüşmesi… Hepsini bakteri kolonilerinin doğal pigmentleriyle resmediyordu.

Bir petri kabını agarla doldurur, tel bir halka yardımıyla farklı bölgelere farklı mikroorganizmalar ekerdi. Ama iş bu kadar basit değildi. Her bakterinin rengi, büyüme hızı, yayılma biçimi farklıydı. Fleming, hangi mikrobun hangi renkte boyayacağını, hangi hızda çoğalacağını ve hangi anda “tuvali” tamamlayacağını hesaplamak zorundaydı. Aksi halde bir şapka yüzün içine taşar, sınırlar silinir, kompozisyon bozulurdu. Tıpkı sanatla bilim arasındaki sınırların silinmesi gibi…

Fleming’in neden mikroplarla resim yapmaya başladığı net değil. Belki bir gün fırça ile laboratuvar halkasının benzerliğini fark etti. Belki de St. Mary Hastanesi’nde sifilis tedavisi gören ressam hastalarından etkilendi. Ama kesin olan şu: Onun paleti, yeni bakteri türleri buldukça zenginleşti. Bir saha biyoloğunun nadir bir kuş keşfetmesi gibi, o da garip bir mikrop bulduğunda heyecanlanıyordu. Bir gün işine yarayabileceği umuduyla sıra dışı yaşam formlarını biriktiriyordu.

Bu resimler teknik olarak kusursuz değildi; boyutları küçüktü, nüansları sınırlıydı. Ama canlıydılar. Gerçek anlamda canlıydılar. Resimlere nefes üflendiğinde, resimler de karşılık veriyordu. Bugün dönüp bakıldığında, bunların yalnızca tuhaf bir hobi değil; Fleming’in doğayı gözlemleme, farklı olana değer verme ve beklenmedik olana açık olma biçiminin bir yansıması olduğu anlaşılıyor.

Ve işte tam da bu bakış açısı, tıp tarihinin yönünü değiştirecekti.

1928 yazında Fleming, Staphylococcus bakterileriyle dolu petri kaplarını laboratuvarda bırakıp tatile çıktı. Döndüğünde, kaplardan birinde olağandışı bir manzara vardı: Küf mantarıyla kontamine olmuştu. Normalde bu, deneyin çöpe gitmesi demekti. Ama Fleming çöpe atmadı. Çünkü küfün çevresinde bakterilerin öldüğü, adeta görünmez bir halka oluştuğunu fark etti. Bu sıradan bir kontaminasyon değildi. Bu, bir mesajdı.

Çoğu araştırmacı yalnızca küfe bakardı. Fleming ise küfün etrafındaki boşluğu gördü. Sanatçılar boşlukla kompozisyon kurar; Fleming de bilimsel keşfini boşlukta fark etti. Küf bir şey salgılıyordu. Ve bu madde, bakterileri öldürüyordu.

Bu maddeye penisilin adını verdi.

Ama Fleming bu keşfi hiçbir zaman kendine mal etmedi. Hatta açıkça şunu söyledi: “Penisilini ben icat etmedim. Bunu doğa yaptı. Ben sadece tesadüfen keşfettim.”

Ancak hikâye burada bitmedi. Fleming, penisilinin etkisini göstermişti ama onu saflaştıracak, üretime uygun hâle getirecek teknik bilgiye sahip değildi. Yıllarca bu buluş sessiz kaldı. Ta ki 1940’larda Howard Florey ve Ernst Chain, Fleming’in keşfini gerçek bir ilaca dönüştürene kadar.

Sonrası malum: II. Dünya Savaşı’nda enfeksiyonlar artık ölüm fermanı olmaktan çıktı. Zatürre, sepsis, yara enfeksiyonları ilk kez sistematik olarak tedavi edilebilir hâle geldi. Antibiyotik çağı başlamıştı. Ama Fleming yalnızca keşif yapan bir bilim insanı değildi; aynı zamanda erken bir uyarı sistemiydi. Daha 1945’te, Nobel konuşmasında şunu söyledi: “Penisilini yanlış dozda ve yetersiz süre kullanan biri, bakterileri öldürmez; onlara direnç kazandırır.”

Bugün çoklu ilaç direnci, panrezistan bakteriler, karbapenemazlar, VRE’ler, MRSA’lar konuşuluyorsa… Bu, Fleming’in değil, BİZİM HATAMIZDIR.

O, antibiyotiğin mucize olmadığını, bir sorumluluk olduğunu daha keşfin ilk günlerinde söylemişti. Biz ise yıllar boyunca bu uyarıyı ya duymadık ya da görmezden geldik.

Ama çoğu anlatıda eksik kalan bir şey daha var: Penisilin yalnızca bir bilimsel başarı değil; aynı zamanda estetik bir bakışın, sabrın ve merakın ürünüydü. Fleming, bakterilerle resim yaparken aslında doğanın dilini öğreniyordu. Renkleri, şekilleri, boşlukları, sınırları okuyordu. Ve bir gün, bu estetik sezgi, insanlık tarihinin en büyük tıbbi devrimlerinden birine dönüştü.

Belki de en çarpıcı olan şu: Bir adam, bakterilerle resim yaparken, dünyayı kurtaracak ilacı buldu. Ve sonra, dünyayı kurtaran bu ilacın yanlış kullanılırsa dünyayı yeniden tehlikeye atabileceğini de ilk fark edenlerden biri oldu.