Göç idaresinin kapısına gelen insanın elinde çoğu zaman yalnızca bir dosya yoktur. Biraz korku, biraz belirsizlik, bazen geride bırakılmış bir ev, yarım kalmış bir hayat vardır. Devlet o insanın karşısına elbette hukukuyla çıkar. Fakat bizim medeniyetimiz açısından hukuk hiçbir zaman merhametin düşmanı değildir.
Göç meselesinde Türkiye bir süredir tam da bu ince çizgiyi tartışıyor.
Geçmişte Göç İdaresi ve geri gönderme merkezleri hakkında kamuoyuna yansıyan bazı uygulamalar ciddi rahatsızlık doğurdu. Özellikle mazlum coğrafyalardan gelen insanların karşılaştığı kimi işlemler, meselenin yalnızca mevzuat hükümleriyle açıklanamayacağını düşündürdü. Yazar Yusuf Kaplan’ın bir Uygur Türkü anne üzerinden yaptığı çağrı da bu tartışmanın yüksek sesle duyulduğu anlardan biriydi. İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi’nin meseleye doğrudan müdahil olması ise devletin gerektiğinde kendi uygulamasına bakabilmesinin değerli bir örneğiydi.
Çünkü devletin büyüklüğü hiç hata yapmamasında değildir. Hatasını görebilecek iradeyi taşımasındadır.
Bugün Mustafa Çiftçi’nin göç politikasını anlatırken kullandığı “vicdani yaklaşım” sözünü bu yüzden kıymetli buluyorum. Vicdan, devletin zaafı değildir. Gücün nereye kadar kullanılacağını bilen iç ölçüsüdür.
Bir de gönül var.
Bizim coğrafyamızda devlet ile insan arasındaki ilişkiyi yalnız kanun kitapları açıklamaz. Balkanlar’dan Kafkasya’ya, Kırım’dan Türkistan’a, Halep’ten Musul’a kadar nice insan bir vakit Anadolu’nun kapısına geldi. Kiminin cebinde bir anahtar vardı, fakat döneceği ev artık yoktu. Kimi çocuğunun elinden tuttu. Kimi arkasına son kez bile bakamadı.
Bu topraklar göçü gazete manşetlerinden öğrenmedi.
Muhacirin ne demek olduğunu bilir.
Bir tren garında beklemeyi, sınırda gecelemeyi, başka bir şehirde yabancı bir kapıyı çalmayı bilir. Balkan muhacirinin, Kafkas sürgününün, Ahıska Türkünün, Irak ve Suriye’den gelenlerin, Doğu Türkistan’dan kaçıp buraya sığınanların hikâyeleri birbirinin aynısı değildir. Fakat hepsinin valizinde ortak bir şey vardır: Bir yere aitken birden yabancı kalmanın sessiz acısı.
Bu, Türkiye’nin sınırlarını açıp herkesi kabul etmesi gerektiği anlamına gelmiyor. Böyle bir romantizm hem devlete hem topluma haksızlık olur. Düzensiz göçle mücadele edilmeli. Sınır güvenliği tavizsiz sağlanmalı. Suça karışanla mazlum, sığınmacıyla insan kaçakçısı birbirinden ayrılmalı. Vatandaşın huzuru devletin ilk sorumluluklarından biridir.
Fakat güvenlik insanlığın karşıtı değildir.
Bir geri gönderme merkezinin koridorunu düşünün. Floresanların kuru uğultusu. Metal bir kapının kapanırken çıkardığı ses. Plastik sandalyede oturan bir anne ve avucunun içinde küçücük bir çocuk eli…
Çocuk mevzuatı bilmiyor.
Devleti de bilmiyor belki.
Annesinin elini neden biraz daha sıkı tuttuğunu biliyor yalnızca.
İşte devlet bazen o küçücük ele nasıl davranıldığıdır.
Göç İdaresi Başkanlığı böylesine ağır bir terazinin başında. Kurumun başındaki Muhammet Selami Yazıcı’nın memleketine bakınca insanın zihni başka bir yere gidiyor: Trabzon Köprübaşı ilçesine bağlı eski adıyla Holomezire Mahallesi.
Küçücük bir dağ coğrafyası. Ama devlet hayatımıza yetiştirdiği isimler hiç küçük değil.
Adnan Kahveci o toprağın çocuğuydu. Recep Yazıcıoğlu da aynı toprağın havasını soludu.
İlber Ortaylı’nın Holomezire için yaptığı değerlendirme bu yüzden insanın aklında kalıyor: “Bu köyün mensupları hepsi çok namuslu bürokratlardır. Memuriyetlerinde dürüstlükleriyle, hizmet ve başarılarıyla tanınırlar.”
Bir tarihçinin küçük bir köy için kurabileceği en mükemmel cümlelerden biri belki de budur. Çünkü devlet hayatında zekâ önemlidir, eğitim önemlidir, makam önemlidir; fakat insanın arkasından “namuslu bürokrattı” denilmesi bambaşka bir mirastır.
Şimdi aynı coğrafyanın bir başka evladı, Muhammet Selami Yazıcı, insan kaderlerinin her gün önüne geldiği bir kurumun başında.
Bunu hemşehrilik üzerinden bir paye dağıtmak için söylemiyorum. Hiçbir köy insana doğuştan liyakat vermez. İnsan memleketinin şöhretiyle değil, kendi imtihanıyla ölçülür. Belki tam da bu nedenle Holomezire hatırlatması anlamlıdır. İnsanın omuzlarına bir ayrıcalık değil, bir sorumluluk yükler.
Çünkü liyakat yalnız işi iyi yapmak değildir. Yetkinin insan üzerinde ne kadar ağır olduğunu bilmektir.
Merhamet de acımak değildir. Karşındakinin insan olduğunu bir an bile unutmamaktır.
Mustafa Çiftçi’nin çizdiği vicdani yaklaşım ile Muhammet Selami Yazıcı’nın yönettiği Göç İdaresinin önünde şimdi böyle bir imtihan var: güvenliği gevşetmeden gönlü kaybetmemek.
Belki bütün mesele budur.
Bizim coğrafyamızdan kapımıza gelen insanlara devlet önce hukukuyla bakacak. Kim olduğunu, neden geldiğini, burada bulunmasının hukuki karşılığını araştıracak. Gerektiğinde hayır diyecek. Gerektiğinde sınır dışı edecek. Devlet olmanın gereği budur.
Ama bütün bunları yaparken bir şeyi hatırlayacak:
Karşısındaki insan bazen Semerkant’tan, bazen Halep’ten, bazen Kerkük’ten, bazen Ukrayna’dan gelir. Bazen Urumçi’den çıkmış, İstanbul’a varana kadar birkaç hayat yaşamıştır. Bavulunun dibinde çocuklarının fotoğrafları, cebinde artık açamayacağı bir evin anahtarı olabilir.
Kanun onun dosyasını görür.
Medeniyetimiz ise yüzünü de görmek zorundadır.
Belki devlet dediğimiz büyük yapının asıl asaleti de burada başlıyor. Sınırını korurken sertleşmemek, merhamet ederken zayıflamamak, makam sahibi olurken emaneti unutmamak…
Holomezire’nin dağlarından Ankara’ya uzanan yol da, gönül coğrafyamızdan Anadolu’ya uzanan yol da günün sonunda aynı kelimenin önünde buluşuyor:
Gönül.
Çünkü bazı sınırlar haritalarda çizilir.
Bazıları insanın kalbinde.